Mittwoch, 10. September 2014

Almangelini




Daha önceleri, hırçın ve yaramaz bir çocuktum. Derdimi, ne çocukluğumda, nede daha sonra, gerçek anlamda kimseyle paylaşmadım. Tek bir hayalim vardı, okumak ve doktor olmak. Bunu cidden herşeyden çok istedim ama olmadı. Annemler hep türkiye ye geri dönme planları yapıyor ve bizi, bir çok gencte olduğu gibi, alman toplumuna kaybetmekten korkuyorlardi. 
En son, ne olursa olsun, okuyamayacağımı tam idrak ettiğimde 17  yaşındaydım. Yaşıtlarım evlilik hayalleri kurarken, ben sadece okuma hayali kuruyordum. Bir gün, komşumuzun kızı bana yine nasıl evleneceğini anlatıyordu. Hatta onun iki çocuğu olacaktı ve isimlerini Enes ve Enise koyacaktı. Bugün gibi hatırlıyorum o günü. Sonra birden bana döndü, sahi dedi, senin hiç hayalin yokmu? Ben yine tam doktor olacağımı anlatacaktım ki, bana, "yok yok", dedi. "Öyle değil. Nasıl evleneceksin? Kiminle? Kocanı nasıl istersin? Sen hiç düşünmüyormusun bunları?". Biraz düşündüm, sonra dedim ki, "yok, ben doktor olacağım.". "E, doktor olduktan sonrada mı evlenmeyeceksin?". "Belki ondan sonra evlenirim" dedim. "E, anlatsana" dedi bana. 

Ilk sefer orda kurdum bir evlilik hayali ve sonra unuttum. Yine okuma hayaliydi en büyük hayalim. O hayali kurduğum da 12 yaşındaydım. "Reyhan, biliyormusun, ben, yeşil gözlü bir almanla evleneceğim." dedim. "Off, saçmalama Selma" dedi bana. "Annenler izin vermez ki". "olsun" dedim, "hayal değilmi bu? Neden olmasın? Hem ben doktor olacağım ve 25 yaşından erken evlenmem ki ben". "Iyi" dedi, " hadi o zaman devam anlat!". "Tamam" dedim, "ben yeşil gözlü bir almanla evleneceğim. Düğünümde, pastel yeşil, keten bir elbise giyeceğim ve başımda papatyalar dan tac olacak. Trabzankarı sarmaşık beyaz güllerle sarılı bir merdivenden ineceğim ve krem rengi kıyafetleri ile alman damadım beni aşağıda bekleyecek ve yeşil gözleriyle bakacak bana. Papatyalarla süslü beyaz masalarla, bir çok çocuğun koşup eğlendiği bir kır düğünü olacak bizimkisi...". Ben Reyhan'a dönüp baktığımda, kocaman, ışıl ışıl parlayan gözlerle bana bakıyordu. "Selma, ikimizin düğünü aynı günde olsun, ne olur" dedi birden heyecanla. "Tamam" dedim ve o günün resmini çizmiştik, beyaz bir kağıda... Benim aklım ama okuma hayalindeydi yine…



Okuyamayacağımı ilk anladığımda, aileme, türkiyede bir kuran kursuna gitmek istediğimi söyledim. Ailem çok sevindi ve beni aradan uzun zaman geçmeden, giden başka kızlarla İstanbul'a gönderdiler. Yemek yiyemedim. Üzüntüden, her gece ağlamaktan bitap düşmüş ve 4 ay içersinde 20 kilo vermiştim. O halde bile derdimi kimseye anlatmamış ve sadece kendi kendimi yemiştim. 4 ayın sonunda 10 gün ateşli yatınca, beni ailemin yanına gönderdiler. Uçaktan indiğimizde, havaalanında bir sefer bir baygınlık geçirdim, daha sonra evde bayıldım. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. 6 hafta, 42 derece ateşle komada kalmışım. Doktorlar aileme daha uyanmaz demişler. Uyansa bile eskisi gibi olmaz. Çok yüksek ateşle, çok uzun komada kaldı ve bir çok beyin hücresi öldü demişler. Gözlerimi açtığımda, annem ağlıyor ve bir taraftan da Elhamdülillah diyordu. Yanımdaki hemşire panik içersinde koşturup duruyordu. Ben ne olduğunu anlamamıştım. Tam olarak 3 ay hastanede kaldım. Koyulan teşhis verem di. Doktorların söylediğinin tersine, akli dengem yerindeydi. Hastaneden çıktığımda bağışıklık sistemim çökmüş durumdaydı.
Bir sürü dedikodu çıkmıştı hakkımda. "Selma ölmüş", "Selma kara sevdaya yakalanmış" ve buna benzer birçok dedikodu işte.

Tam hatırlamıyorum ama, daha sonra 5 ay felan öyle evde kaldım. Bir gün babam bana almanca kursuna gitmem gerektiğini söyledi. Alman vatandaşlığına baş vurmuş ve almanca testini geçmem için kursa gitmem gerekiyordu. Çok sevinmiştim. Kursa başladığımda, kursta genel olarak türkiyeden evlenip gelen kızlar vardı. Bize Ders veren öğretmen bir alman müslümandı. Birgün öğretmenimiz bana, aslında orta okul öğretmeni olduğunu ama tesettürlü olduğu için okulda ders veremediğini söyledi. Sonra bana, istersem ortaokulu dışardan bitirmekte bana yardımcı olabileceğini söyledi. Çok sevinmiştim yine. Bu müthiş bir şanstı benim için. Beş ay içersinde, sonradan kursa katılan bir arkadaşla birlikte, sınavlara hazırlandık. Ikimiz de sınavları başarmış ve devam kararı almıştık. Liseye gidebilmek için, 8 ay sonra tekrar sınava girmemiz gerekiyordu ve o zamana kadar öğretmenimiz bize ders verecekti. Bu sefer sınıfımızda daha çok kız vardı, çünkü bizimle aynı kaderi paylaşan bir çok kız vardı almanyada. Bizim başarımızı duymuşlardı. Öğretmenimiz için de yeni bir imkan doğmuştu. Ben ancak 3 ay daha devam edebildim. Çünkü birgün öğrendim ki, ben devam okuyamayacaktım. Çok öfkelenmiştim. Öfkem yine kendime zarar verdi. O gün yemin ettim, evlenecektim. Ilk kim gelirse önemli değildi. Hatta şöyle demiştim, "ister hıristiyan olsun ister müslüman, isterse beni kuma götürsün, önemli değil. Evleneceğim ben ilk gelenle". Ilk eski eşimin ailesi geldi beni istemeye. 6 yıldır tanıştığımız yakın aile dostlarımız dı. Ben oğullarını hiç görmemiş ve tanışmamıştım ama oğlan kardeşlerim kendisini çok seviyordu. Benim bilmediğim, onun ailesi onu benimle evlenmesi için zorlamış, çünkü onun sevdiği kız açıkmış. Bunu öğrendimde düğünümüze bir hafta kalmıştı. Düğün davetiyeleri dağıtılmıştı.




3 ay nişanlı kaldık. Nişanlılığımızın 2. ayında ben bir öğlen, nişanı bir kere attım ve ağlayarak uyudum. Rüyamda bir asansörün içerisindeydim. Asansörün lambası kristal, pırıl pırıl parlayan bir avizeydi. Yukarıya çıktığımda, asansörün kapısı bir çöle açıldı. Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir grup sahabesi ile bana doğru geldi. Biraz yürüdük. Küçük küplerden oluşan bir duvarın yanına geldik. Efendimiz (s.a.v) bana dönüp dedi ki, "bu küpler senin kısmetlerin. Yalnızca, bunlardan birisi doğru. Doğruyu bulman uzun sürecek ve sabretmen lazım." dedi. Yanındaki leri göstererek bana, "bunlar sana yardımcı olacaklar" dedi. "peki" dedim, "ben doğru insanı nasıl tanıyacağım?". "yüzünde işareti var" dedi efendimiz. "ya yinede tanıyamazsam" dedim. Elini gökyüzüne doğru tuttu. Gökyüzünde bir sima belirdi. Gördüğüm yüz öyle tanıdık geldiki bana, sanki hep yanımdaydı. Halbuki tanımıyordum, hiç görmemiştim kendisini. Sonra "sabret, uzun sürecek ama feraha kavusacaksın" dedi ve uzaklaştı efendimiz.
Küplerden oluşan duvarın ucu bucağı gözükmüyordu. Sağ elimi küplerin üzerine koydum ve duvar boyunca yürümeye başladım. Bir müddet yürüdükten sonra, küplerin arasında açık renk bir küp dikkatimi çekti. Alt taraflara bir yere yerleşmişti. Onu çektim aldım. Diğer küpler düşmedi. Küpün ağzını açtığımda dibi gözüküyordu. Içi su doluydu ve içinde bir yüzük vardı. O yüzük, bana takılan yüzük değildi. Küpün içindeki suyu döktüm. Heryer dahada aydınlık oldu. Yüzüğü aldım, avucumu sımsıkı yumdum. Uyandığımda tırnaklarım avucumu acıtıyordu. yüzük avucumda yoktu. Çok üzgün bir şekilde kalktım. Yatmadan attığım nişan yüzüğünü aramaya başladım.

Annem fincanların üzerine bırakmış yüzüğü. Aldım ve taktım yeniden parmağıma. Sabredeceksin demişti efendimiz. Ne kadar sürerdi ki o kısmetim gelene kadar? Hiç bir fikrim yoktu. Sadece korkuyordum. Korkuyordum ve okumak istiyordum. Eğer, nişanlım ile evlenirsem, okuyabilirim diye düşünüyordum. Kendisi de okuyordu çünkü. Dışardan modern ve anlayışlı bir aile gibi gözüküyorlardı. Altı yıldırda çok samimi idik. 12 yaşımda dünürcülerim gelmeye başlamıştı ve o zaman ilk kayinvalidem olacak kişi her gelene bir kusur buluyordu. Beni anlıyor sanıyordum. Ailesi beni çok seviyordu ve baskı yapmazlardı. Daha sonra Annemlere rüyamın bir kısmını anlattım. Beklemem gerektigini söylemedim. Neden öyle yaptım hala kendimde anlamıyorum kendimi. Herşey kaldığı yerden devam etti. 3 ay nişanlılık döneminden sonra türkiyeye uçtuk. İstanbul da dini nikahımız kıyıldı. Kendi nikahım da yoktum ben. Sadece vekalet vermiştim. O günü bulanık hatırlıyorum zaten. Düğün tarihi belliydi. Birbucuk hafta vardı düğüne. O gün gelinlik alınacaktı bana ve nişanlıma damatlık. Kayinvalidem kendi istediklerini aldı zaten. Ben gelinlik olarak sade birşey istiyordum ama o, "ben dul karı almıyorum, düzgün bir gelinlik al şuradan" diyordu. 36 beden giyen bana, 42 beden bir gelinlik alındı. Çünkü fiyat olarak en uygun oydu. Iki saat içinde gelinlik daraltılmıştı ama yinede eğreti duruyordu üstümde. Gelinliğin altına ayakkabı almadılar, çünkü düğünden sonra bir daha beyaz ayakkabı giyilmez dedi kayinvalidem. Çantamı annem dikti. Tanıdığını sandığın insanlar nasılda değişebiliyordu. Geleceğimi çok iyi görebiliyorum o gün aslında ama geri dönüşüm yok diye düşünüyordum. Kına gecem cenaze töreni gibi geçti. 

Düğünüm kalabalıktı. Bize100km uzaklıkta olan Denizli'ye gelin gidiyordum. Kendim böyle olmasını istediğim halde, gelinlik kefenim di sanki. Ölüm gidiyordu. Oğlan evi geldiğinde nefesim kesilmişti. Yanımda "yenge" olarak halam gelmişti. Oğlan evine geldiğimizde evin önünde bir köfte arabası duruyordu ve bir kaç kişi vardı sadece. Düğüne 13 kişi davet etmişler ve köfte arabasından doyurmuşlar davetlileri. Oysa, babam oğlan evlendirir gibi çıkarmıştı beni evden. 200 davetiye dağıtılmış, minarelerden ilan verilmiş ve gelen davetlilere yer yetmemiş, caddeye ve camiye masalar kurulmuştu bizim evde.
Geldiğim yerde ise 13 kişi ve bir köfte arabası vardı. Arabadan inmeden bir tavuk kestiler önümde. Kayinvalidemlerin evinde bir oda hazırlanmıştı bize. Akşam olunca halam gitmek istedi. Hala benide  götür ne olur, ben burda kalamam diye hüngür hüngür ağladımı hatırlıyorum. 17 yaşındaydım daha ben. Ve o gün kâbusum başlamıştı. Kendim etmiştim, biliyordum ama yinede canım yanıyordu. Ertesi sabah bir tartışma sesiyle uyandım. Kayinvalidem bağırıyordu. Biz çıktığımızda ortalık durulmuştu. Sonra bir ara kayinvalide yine kayınpedere kızdı sofrada, geri zekalı diye hakaret etti. Ben donup kalmıştım. Benim annem ve babam birine karşı hiç seslerini yükseltmezlerdi, kaldı ki, birbirlerine hakaret etsinler. Sofradan kalkıp, ben babama gitmek istiyorum diye ağlamıştım. Bu halim çok Uzun bir süre eğlence sebebi olmuştu. Aşağılamışlardı beni.
12 yıl evlilik boyunca kimse derdimi bilmedi yine. Hep sustum ve içime attım genelde. Şikayetçi bir kişiliğe sahib olmadığımdan, değiştirmeyeceksem birşeyleri, konuşmayı da sevmem zaten...




Çok mutsuz olduğum anlardan birinde, çocuklarımı aldım ve kayinvalideme gittim. Maksadım konuşmaktı. Belki yardımcı olabilirdi bana. Belki konuşurdu oğluyla. Belki anlardı beni. Oda bir kadındı sonuçta. Saygıda kusur etmediğim, yeri geldiğinde, annemden çok hürmet ettiğim kadının kapısına geldim. Bir fırsatını bulup anlattım derdimi. "anne, ne olur yardım et" diye yalvardım kendisine. Beni buz gibi dinledi. Gözyaşlarım sinir etti onu. Sonunda bana dönüp dediki, "sakın ayrılmaya kalkma. Öküz ölürse, ortaklık biter! Sen çocuklarla ortada kalırsın, ben oğluma kız oğlu kız alırım, daha mutlu olur!" dedi. Şok olmuştum. Ben ayrılma lafı etmemiştim bile, sadece, anne bana yardım et demiştim. 4 yıl beni cezalandırdı kayinvalidem ve evime ayak basmadı. Kendi anneme yardım istemek için gitmeme sebebim ise, ben onların kızıydım, ben üzüldüğüm için eşime kızabilirlerdi, yüzyüze bakıyorduk sonuçta ve o benim çocuklarımın babasıydı, olan çocuklara olur diye düşünmüştüm. Anneler hissediyor ama yinede. "sen o gözyaşlarını kirpiklerinden akıtmasanda, ben senin ciğerini görüyorum" derdi annem. Ara ara eşime, "sana ben gülümü tomurcuk verdim, sen onu açmadan soldurdun", derdi. Ama ben hep huzursuzluğumu inkar ettiğim için, ellerinden birşey gelmiyordu.

Ve ben bu kadar mutsuzluğa, eşimin üzerimden oynadığı oyunlara, haksızlığa, yalanlara, sahtekarlıklara dayanamadım yine hasta oldum. Bu sefer kanser teşhisi koyulmuştu. Teşhisi öğrenmeden önce, aylarca istifra etmistim ve o dönem evin içinde eşimden uzaklaşmış, odamı ayırmıştım. Dünyam sadece çocuklarıma aitti fakat ayağa kalkamıyordum bile. Teşhis konulduktan 3 ay sonra bana doktorlar,  en fazla 3 aylık ömrümün kaldığını ve ailemle vedalaşmam gerektiğini söylediler. Ben bunu aileme ve çocuklarıma nasıl soyleyebilir dim ki? Bunu söylemek, onların mahvolduğunu görmekti benim için. Buna ne tahammülüm, nede gücüm vardı. Kemoterapi ye yalnız gittim geldim. Terapiden sonra kan kustuğum günler oldu ve eşim bana inanmadı. Ilgi çekmek için yapıyorsun bütün bunları dedi. Yok senin birşeyin.

En son bir akşam terapiden eve geldiğimde  ilaçların yan etkisi yine yoğundu. Takside kusarak gelmiştim zaten. Ben eve girerken ufak oğlum uyandı ve kızım odasından çıktı. Ben tuvalete yetişemedim ve olduğu gibi yere kan kustum. Oğlum o an korkudan altına yaptı ve kızım, annem ölüyor diye çığlık atmaya başladı. Eşim bilgisayar önünden bana dönüp dediki "bunları temizleyecek sin dimi!"  ve döndü geri oyununa...
Ben, oğlumu aldım, yıkadım, temizledim giydirdim, yerleri sildim ve kızımı aldım ve o gece üçümüz berber yattık. Ertesi gün annemleri çağırıp, eşimden ayrılmak istediğimi söyledim. Annemlere hastalığımdan yine bahsetmedim. Tek dileğim, o adamın nikahı altında ölmemekti. Biz zaten uzun bir zamandır evin içinde ayrıydık. Bunuda söylemiştim annemlere. Bitmişti zaten. Nikah felan kalmamıştı zaten o şartlar altında.



O dönem birde benim iki tane siyam kedim vardı evde. 5 tanede yavru vermişti bize Asya'm. Yavruların 4 nü iyi bir yere vermiştim. Sadece Aragon adını verdiğim bir yavru kalmıştı. Ona da yer  arıyordum. Iki kişi istedi, baştan evet dedim ama sonra içime sinmediği için vaz geçtim. Veremedim o  kediyi.
Bir gün bir mail geldi. Birisi Aragon için yazmıştı. "eğer Aragon hala duruyorsa, ben ailemle gelip kediyi almak istiyorum. Tam aradığım gibi bir kedi". Mail bu kadarcıktı ama hislerim, Aragon için doğru ailenin onlar olduğunu söylüyordu. Ne zaman gelebileceklerini sordum. 400 km uzaklıktan geleceklerini yazmış ve ancak iki hafta sonra zamanlari oldugunu söylemişti. Birde maile, "aslında, bu kadar uzağa gitmek niyetim yoktu, kismet böyleymiş." yazmıştı. Gelmeden bir gün önce eşi bana telefon açtı ve bir buçuk saat kadın bana problemlerini anlattı... Aslında, beni sadece kedi için aramıştı.
Kediyi almak için gelecekleri tarih, bir Cuma gününe denk geliyordu. 

Uzak yoldan gelecekler diye poğaça, börek birşeyler hazırlamıştım. Yalnız olmayayım diye kız kardeşimde bendeydi.
Cuma saatine yakın zil çaldı. Kardeşim kapıyı açtı. Önce kadın ve çocuklar girdi içeriye. Sonra o... Allahım, nasıl bir andı o öyle. Anlatmak mümkün değil. Oydu karşımdaki. Peygamber efendimizin (s.a.v) bana yıllar önce rüyamda gösterdiği adam. Ve ben yine sanki 13 yıl önceye dönmüş, ve o unuttuğum rüyayı yaşıyordum. Zaman durmuş, mekan kavramını yitirmişti. Ama olamazdı. Kendimi toparlamaya çalıştım ve sorduğu soruya cevap verdim. Yakında, Cuma namazı kılmak için bir cami olup  olmadığnı sormuş ve öylece bana bakıyordu. O güne kadar, çocuklarımı ailem dışında hiç kimseye emanet etmemiş ben, hiç düşünmeden ona camiyi göstermeleri için, yanında gitmelerini söylemiştim. Böyle birşey yaptığımı da, ertesi günü idrak edebildim ancak. O gün ben ne kadar ağladım bilmiyorum. Misafirlerim ve kardeşim birşey farketmediler. Ben, hüngür hüngür ağlayıp, elimle gözlerimi silip, hiç birşey olmamış gibi bir gülümseme ile çıkabilirim odadan ve kimse birşey farketmez... Öylede oldu zaten.
Gözyaşlarıyla kedimi uğurladım. Vardıklarında, vardıklarını haber ettiler. Sonra ben yine kendi dertlerime daldım. O gün aklımdan çıkmadı tabi. O ara eski eşim, benim kedilerimi satmıştı. Içimde kocaman bir boşluk oluşmuştu. 

Doktorların bana biçtikleri zaman biteli çok olmuştu aslında. Tedavi görüyordum hala. Emar çektirmem için, doktorum defalarca bana havale verdiği halde, bir türlü gitmemiştim. Sonunda gittim. Emar çeken doktor, tekrar çektirmem gerektiğini söyledi. Şaşkındı doktor. Çünkü midemdeki kitle yoktu artık. Benim için bir mucizeydi bu. Gördüğüm kemoterapiden halsizdim. Çabuk toparlayamadım kendimi, hatta nerdeyse hiç toparlayamadım. Arada bir diğer kedilerden haber alıyorduk ama Aragon'dan fazla haber alamıyorduk. Bir gün ortanca oğlum bana, "Aragon dan yeni fotoğraf yokmu?" diye sordu. Yok dedim, sen yaz Gregory'ye sor istersen dedim. Mail adresini verdim. Yazmış. Birkaç fotoğraf gelmiş. Baktık ve kedinin iyi oluşuna diğerlerinde olduğu gibi sevindik.
Oğlumla biraz yazışmışlar. O ara babasıyla biraz arası iyi değildi. Onu anlatmış ve bizim ayrı olduğumuzu.
Gregory bizden kediyi götürdükten sonra, iki yıl geçmişti aradan. Ben hala tedavi görüyordum. Çünkü kemoterapi, kan hücrelerimi öldürmüştü. Bir türlü toparlayamıyordum kendimi.
Bir akşam, kızım ve oğlum çekinerek yanıma geldiler. Bana birşey söyleyecekler ama söyleyemiyorlar. Baya zorlandılar ama sonunda çıkardılar ağızlarındaki baklayı. Kendi aralarında düşünmüşler, bir karara varmışlar. Ama yanakları kıp kırmızı. Beni evlendireceklermiş. Nasıl, nerden çıktı bu diyemeden ben, oğlum anlattı durumu. Gregory beni oğlumdan istemiş. Sizin onayınız olursa, anneni ikna etmek daha kolay olur demiş. Sonra oğlum çok ciddi bir şekilde bana dediki, "anne kızma bana. Senin hayatın biliyorum ama sana bakacak biri lazım. Sen mutlu olman lazım.".

Coming soon...




Aradan yine bir kaç gün geçti. Ben ne yapacağımı bilmiyordum. Yaralarım çok tazeydi. gerçek öyle olmasa bile, dışardan görülen, daha yeni ayrılmıştım. Çocuklarım küçüktü. Bir kızım vardı. Doğru olan ne idi? Bilemiyordum.
Bir ara, bana bir mesaj attı, beni aramak istediğini ve konuşmamız gerektiğini söylüyordu.
Mesajina ertesi gün cevap verdim. "eğer sanada uyarsa, yarın sabah 9 da ulaşabilirsin bana" yazdım. O iki gün Leyla gibi gezdim evin içinde. Ertesi gün beni 9'a beş kala aradı. Dayanamadım, zaman geçmek bilmedi dedi. Sonra bir sessizlik. Ne o bir kelime bir şey söyleyebiliyor nede ben. Ben "bana söylemek istediğin birşeyler vardı galiba?" dedim. "Evet var ama başlamak çok zor" dedi. Sonra, "seninle bir gelecek düşündüğümü biliyorsun " dedi. Sesi buğulanmıştı. "Karşılaştığımız günden beri çıkaramadım seni aklımdan. Bana hep, benim hayal ettiğim gibi bir insanın olmadığını söylediler. Öyle bir hayat yok, öyle bir kadın yok dediler" dedi. Artık ağlıyordu resmen. Bense ağladığımı belli etmiyordum. "evlendim ama herşeye yalnız inandım. Çocuklarımı bile kendim yetiştiremedim. Aşka inancımı yitirmiştim." dedi. Yıllarca -Queensrych'nın -I don't believe in love, parçasını dinlemiş. Taki, karşısına ben çıkana kadar. O gün oğlumun onun önünden, namaza yetişmek için, camiye koşması, bizim evin içindeki atmosfer ve ben...
coming soon...

Iki yıl boyunca çıkmamış aklından o gün. Bana, "sana güzel, rahat ve zengin bir gelecek vaad edemem" dedi. "Böyle söylersem yalan olur" dedi. "Kabul edersen, ikimiz içinde yeni bir başlangıç olacak ve ikimiz de sorunlarımızla geleceğiz bu evliliğe. Sıkıntımız çok olacak" dedi. "sana tek söz verebileceğim şey, sana kalbimi geri almamak şartıyla veriyorum ve Allah'ın huzurunda sana seni sonsuza dek seveceğime dair söz veriyorum." dedi. Bana, sana gökten yıldızları indireceğim demiyordu. Seni rahat ettireceğim demiyordu. Bana aslında hiç bir şekilde rahat bir gelecek vaad etmiyordu. Sadece sevgi ve huzur sözü veriyordu. Yıllardır özlediğim sevgiyi ve huzuru vaad ediyordu ve o bana rabbim tarafından, geleceği mujdelenmiş kişiydi.
Ben fazla konuşmadım telefonda. Hatta nerdeyse hiç konuşmadım. Düşünmek için ne kadar zaman istediğimi sordu, 3 hafta dedim. "Bir hafta sonra yine arayabilirmiyim" dedi. "Bunun gerçek olduğunu ancak böyle hissedebileceğim.". "Olur" dedim.

Kız kardeşime açıldım. O benden daha olgun karşıladı durumu. Aslında eniştem Gregory'i uzun zamandır, cemaat dolayısı ile tanıyormuş ve hakkında hep iyi şeyler duymuş. Dersanenin hocasına sordular onu, oda hakkında iyi şeyler söylemiş ve olursa iyi olur demiş.
Bu arada durum aileme de anlatıldı tabi. Kardeşlerim tereddütlüydü, benim için korkuyorlardı ama annem ve babam hem kokuyor, hemde olumlu bakıyordu. Herkes benden haber bekliyordu. Bir sonraki adım ne olacak diye.
Bir hafta sonra aradı beni. Sonraki hafta yine ve 3. Hafta cevabımı sordu. "Kalbim hayır demiyor" dedim. Bir müddet suskunluk oldu. "Ama bu evet te değil" dedi sonra. "Biliyorum" dedim. Öyle morali bozuk bir şekilde kapattık telefonu. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ben bir gece uzun bir mail yazdım ona. Başımdan geçenleri. Hastalığımı, korkularımı. En sonunda ona dedim ki, ben aşka inancımı hiç yitirmedim. Senin bir gün geleceğini biliyordum ben. Ben hep seni bekledim ve bunca çileye sırf bunun için katlandım. Ve sonra ona o rüyayı anlattım. Peygamber efendimizin bana onun geleceğini söylediği ve yüzünü gösterdiği rüyayı. Sonra ona bir masal anlattım. "Yıllar önce küçük bir kız vardı 12 yaşında bir hayal kurmuştu. Hayali şöyleydi, günün birinde okulunu bitirip yeşil gözlü bir almanla evlenecekti. Yeşil bir keten elbiseyle, güllerle süslü merdivenlerden inecek ve damadı onu yeşil gözleriyle karşılayacaktı. Bir kır düğünü olacaktı düğünleri. Şimdi o kız hayat üniversitesini başarıyla bitirdi. Bütün hayallerinden, yeşil elbisesinden, hatta kır düğününden bile vaz geçti. Şimdi sadece mutlu olmak istiyor..."
"Sahi, senin gözlerin yeşil mi?". Böylece gönderdim maili.

Hatırlamıyordum gözlerinin rengini. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Mailimi açıp bakmaya da cesaret edemedim. Sabah çocuklar okula gidince açtım mailimi. Ondan bir mail vardı. O maili açıp okuyana kadar geçen saniyeler bir ömür dü sanki. Çok kısa bir mail di. "Ilk fırsatta seni ailenden istemeye geliyorum inşallah. Evet gözlerim yeşil :).". Beni ailemden istemeye gelmeden önce, iki sefer geldi. Yanımda çocuklarımla birlikte görüştük. O mailden bir ay sonra, beni istemeye geldi. Yalnız gelmişti. Öz babasını hiç tanımamış. Annesi tekrar evlenmesine karşı çıkıyordu ve benim 400km uzakta  oluşum ve çocuklarımın olması sorun teşkil ediyordu. Yinede geldi. Elinde üç buket çiçek ve bir sepet çilekle geldi. Büyük olan buket benimdi. Diğerleri kızımın ve annemin. Kız kardeşime de bir sepet çilek.
O gün, hem heyecanlıydım, hemde sıkıntılı. Korku vardı içimde, ya birşeyler ters giderse diye. Ne ters gidebilecekti ki? Hayatımda gidebilecek herşey ters gitmişti zaten. Ya bu sefer de herşey ters giderse diye korkuyordum galiba. Tam yerine oturmamış birşeyler vardı. ilk başta hemen gelemeyecekti yanımıza. Çünkü kendi memleketinde çalışıyordu. Onunda çocukları vardı eski eşinin yanında yaşayan ve benim sağlık durumum. Nasıl yoluna girerdi bu kadar sorun...?









Eşim beni ailemden istedikten sonra, bir sürü soru işaretine rağmen evlenmeye Allahın izniyle kararlıydık. Ailemin onayınıda almıştık Elhamdülillah. Çocuklarım zaten kabul etmişti hepimizden önce ve çok sevmişlerdi Gregory'i.
Şimdi bana sorulan soru, nerede ve nasıl olacaktı nikahımız. Düşünüyordum, boyumca çocuklarım vardı, ne uygun olurdu ki? Nikah duyurulması gerekiyordu, yanlış anlaşılmaya mahal vermemek açısından. Gün belirlenmiş ama daha nasıl yapılacak belli değildi.
En sonunda sırf aile arası birşey yapmaya karar verdik. Nikahtan bir hafta önce ben aile dostlarımızı ve arkadaşlarımı eve yemeğe davet ettim. Herkes birşeyler hazırlayıp getirmiş, hemen hemen 20 kişiden oluşan bir davet ortaya çıkmıştı. Böylece duyurmuştuk evleneceğimizi.

Nikahım annemlerin bahçesinde oldu. Herşeyi annem ve kız kardeşim hazırladı. Masal tadında bir gündü. O kadarını beklemiştim ama hatırlamaktan bile mutluluk duyuyorum.
Yeşil gözlü damadım, krem beyaz kıyafetler içinde yeşil gözleriyle bakıyordu o gün bana. Krem rengi, keten, sade bir yaz elbisesi giymiştim ben. kız kardeşim pastamızı bile yapmıştı. Ailem ve çocuklarım yanımdaydı ve yıllardır beklediğim adama evet diyordum. Kır düğünü tadında geçmişti. Annemin ısrarıyla, papatyalar arasında fotoğraf bile çekinmiştik. Sadece çocuklarım hüzünlenmişti o gün. Kolay değildi onlar için haliyle yinede. kendileri verdikleri halde, zor gelmişti annelerini evlendirmek onlara.
Bu sene haziran ayında tam iki sene olacak biz evleneli. Sorunlarımız herkeste olduğu gibi, bizde de var ama bir sefer bile sesini yükseltip kızmadı bana. Eğer ikimizde kızarsak, fısıltıyla konuşuyoruz anlam veremeden bu duruma. Sinirlendiği an, alnını alnıma dayayıp bekliyor öyle. Sakinleşiyor ve sonra derdini anlatıyor.

Şimdi artık hep yanımızda. Arada çocuklarını görmeye gidiyor. O zaman, zaman geçmek bilmiyor. Her şey bana sorunmuş gibi geliyor ama o geldiği zaman bütün sorunlar küçülüyor, yok oluyor...
Bir gittiğinde ona çok kızmış, gelme demiştim. Bana, "sonsuzluk bitmedi daha. Dönüşümü zorlaştırma ." demişti.
Içimdeki hırçınlığımı o yok etti. Yıllardır içimdeki dinmek bilmeyen fırtınayı dindirdi. Birgün annesine, "Selma hayatıma girdiğinden beri, bir sefer bile sesimi yükseltmedım." dediğine şahit oldum.
Sonsuzluğum, ahiretliğim, hayat arkadaşım, can yoldaşım... Geleceğimi onsuz düşünemediğim adam. Yeşil gözlü Meleğim. Düşüncelerimi ve hayallerimi dile getiren, cümlelerimi tamamlayan diğer yarım.
Allahın dertsiz kulu yok. Herkes kendi çapında bir sürü sorunla boğuşuyor. O sorunlar olmasa, güzelliklerin kıymeti bilinmezdi. Hakkımda birsürü dedikodu uyduran insanlar var. Beni tanımadan ahkâm kesiyorlar. Hatta bazen, beni benden daha iyi biliyorlar. Varsın öyle zannettsinler. Varsın konuşsunlar. Beni bilen biliyor. Beni rabbim biliyor. yevmil kıyamette herşey gün gibi ortaya çıkacak ve herkes rabbine verecek hesabını. Ben herkese, istisnasız hakkımı helal ediyorum. Burada uğraşmadım kimseyle, orayada hesap bırakmak istemiyorum. Umarım, rabbim benim günahlarımı affeder ve meleğimle birlikte cennetinde bizede yer verir... Sonsuzluk yemini ettik, ebediyetle mükafatlandırılız inşallah.

Son :)

Kommentare:

  1. Selma Abla!

    Ben suan hikayeni okudum. Agliyorum, agliyorum. Kendimi durduramiyorum rabbim seni cocuklarinin basindan eksik etmesin.

    AntwortenLöschen
  2. Selma Abla!

    Ben suan hikayeni okudum. Agliyorum, agliyorum. Kendimi durduramiyorum rabbim seni cocuklarinin basindan eksik etmesin.

    AntwortenLöschen