Kendimi dün üç kitapla mükafatlandırdım.
Bir müddettir kafam çok doluydu. Çocukluğumdan beri, geceli gündüzlü kitap okuyan, her gittiğim yere okuduğum kitapları hediye götüren ben, kitap okuyamaz olmuştum.
Benim birde bir adetim vardır. Hediye götürdüğüm kitapları parfümler, öyle götürürüm normalde. Kitap için özel kokular alırdım. Hayalim hep bir kitap yazmak ve kitabımın, selpak gibi, Yumoş kokusu gibi, yada hafif bir pudralı bir kokuya sahip olmasıydı.
Uzun bir aradan sonra, dün anneme giderken kitapçıya uğramadan geçemedim. Bu aralar, Kayra hep kucak isteyip, yumuşup oturduğumuz için, okuyup yazmaya zamanım oluyor. Kitap okumayı baya özlemişim.
Regalde, 'Papatya Kokulu Hikâyeler' i görünce, isim dikkatimi çekti. Kitabı elime alınca hoş bir koku aldım. Kitabı koklayınca, kokunun kitaptan geldiğini farkettim. Kitabın içinde, hayattan ders veren ufak ufak hikayeler var ve o hoş kokuyla birlikte güzel bir bütünlük sağlıyor. Kokulu kitaplardan 3 tane vardı. Ben sadece bir tanesini aldım, iki tanede ayrı kitap aldım. Her ay kendimi mükafatlandırarak, diğerlerinide almayı düşünüyorum.
Kitap okumak kadar güzel birşey yok. Insani bulunduğu yerden uzaklaştırıp, farklı alemlere götürüyor. İnsanın ufku genişliyor...
Koku allerjisi olanlar ve migren şikayeti olanlar kokulu kitaplarda biraz dikkatli olmalı. Kokular şikayetleri tetikleyebilir....
Bol kitaplı günler diliyorum :)
Burada, herşeyde biraz ben var. Hayatım, günlük hayatım, çocuklarım ve hayatımın en değerli diğer yarısı eşim. Kısacası, benim hikayem. Yaşadığım ve yaşayacaklarım la buradayım...
Posts mit dem Label bebek werden angezeigt. Alle Posts anzeigen
Posts mit dem Label bebek werden angezeigt. Alle Posts anzeigen
Dienstag, 19. August 2014
Sonntag, 17. August 2014
35 den sonra anne olmak çok farklı. Insan daha hassas oluyor. Her yaşın kendine has bir güzelliği ve zorluğu var haliyle. Bazen korkular fazla olabiliyor. Farklı yaşlarda, 3 çocuk annesi olmak, 4. cü çocukta işime yarar diye düşünmüştüm aslında. 18, 21 ve 27 yaşlarında anne olmuştum ve aradan neredeyse 9 yıl sonra 36 yaşında, kırka dört kala yeniden anne oldum. Hani tecrübeliyim ya. Hani çok bilgiliyim ya. Herşey daha bi kolay olacaktı tabi. Evdeki hesabın çarşıya uymadığını, aslında çok ama çok tecrübesiz olduğumu hamilelik dönemimde az biraz farketmiştim aslında. Yaş ilerledikçe, şefkat ve merhamet duygusu daha yüksek oluyor. Bebeğimizi kucağımıza aldığımız günden bu yana yatağına bile zor bırakıyoruz. Sivrisinek ısırsa, dünya yıkılıyor sanki. Birazcık ağlasa hepimiz perişan oluyoruz ev içericek. O sebeble çok fena kucağa alıştı. Pusetinde bile taşımak zor oluyor bazen. Illaki sıcaklık istiyor. Illaki anneyi istiyor. En fazla nekadar taşırımki kucağımda? Yürüyene kadar? Iki sene? Sonra istesemde gelmeyecek. Zaman geri çevrilemiyor. Bu zamanlar çok çabuk geçiyor ve çok çabuk büyüyorlar.
Böyle sarıp, sarmalayıp taşımayı hamileligimden beri istiyordum. Bir türlü alma fırsatım olmamıştı. Dostum, canım arkadaşım, kötü gün dostum sağ olsun. Kendi oğluna kullandığı bu bebek taşıma bezini vermekle çok büyük bir iyilik yaptı bize. Anlatılması mümkün olmayan çok güzel bir duygu. Kucakta taşımak gibi zor olmuyor. Ağırlık dağıldığı için taşımak kolaylaşıyor. Ve bebeğinizi yanınızdan ayırmadan rahatlıkla yürüyüş yapabiliyorsunuz. Hatta bazı ev işlerinide bu şekilde yapmak kolaylaşıyor.... Bebeğinizi nasıl bu şekilde sarabileceğinizi açıklayan, resimli ve videolu bir post yakında gelecek inşallah....
Sonntag, 3. August 2014
The enemy inside...
Hayatın beni en acımasız birşekilde sınadığı bir dönemdi yine. Sık sık hastaneye yatmıştım. Birkaç sefer çocuklarımın gözü önünde ambulansla kaldırılmıştım hastaneye. Eşim henüz yanımıza tam olarak gelmemişti, çünkü memleketinde çalışıyor ve iki üç haftaya ancak gelebiliyordu. Ben, çalıştığım işten sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalmış, ve instagramla o işyerindeki değerli bir arkadaş dolayısıyla tanışmıştım.
Herşey aslında çok karışıktı. Üzerimizde ki 400 km uzaklıktan gelen çevre baskısı çok yüksekti. Çünkü, birsürü yalan vardı konuşulan ve iftira.
Kötü bir evlilik bırakmıştım geride. Bu evlilik bana çok şeye mal olmuştu. Benimde birçok hatam olmuştu elbette, bedelini çok ağır ödediğim. Sütten çıkmış ak kaşık değilim. Hiç kimse değil. Kiminin büyük günahları var, kiminin küçük. Rabbim nasuh tövbesi edip, doğruyu bulanlardan eylesin.
Sağlığım gitmişti elden. Çocuklarım çok yıpranmıştı. Şimdi, tam mutlu olmuşken, çirkin saldırılarla uğraşıyorduk. Facebook, e-mail gibi internet üzerinden de birsürü saldırı geliyordu. Tanımadığım, beni tanımayan insanlardı hepsi. Hatta, bu saldırılardan dolayı, kızımı bir gün acilen hastaneye bile götürmek zorunda kalmıştım. Kendimi hiçbir şekilde savunmam ve tanıtmam mümkün değildi.
O zamanlar, söylediğim gibi, instagramla yeni tanışmıştım. Zaten fotoğraf hayatımın bir parçası olduğu için, bu platform benim çok hoşuma gitmişti. Henüz tam olarak çözememiştim. Facebook gibi değildi. Zorlandım biraz. Çok şeker insanlarla tanıştım. Account'um kapalıydı. Sadece bayanları kabul ediyordum ama kimseyi tanımıyordum. Hatta, bazı accountların fake olduğunu, yine birilerinin hayatıma bu şekilde sızdığını anlayamamıştım. Bunu farkettiğimde yine yıkılmış ve insanların neden bu kadar kötü olduğunu anlayamıyordum, ki buna hala bir anlam veremiyorum.
Kendimi birşekilde savunmalıydım ama nasıl? Instagramdan sık sık, abla eşinle nasıl tanıştın? Abla, neden ayrıldın? Abla, eşin almanmı? Abla, eşin müslümanmı? Gibi bir sürü soru geliyor ve cevap vermekte zorlanıyordum.
Birgün eşimle konuşurken bana dediki, "Aynı bana yazdığın gibi, hayatını yazsana sen.". Biz evlendikten sonra birbirimizi tanımak için fazla zamanımız olmamıştı. Hala ayrıydık. Benden ona kendimi ve hayatımı anlatan bir mail yazmamı istemişti. Bende ona fotoğraflarla hayatımı anlatan bir mail yazmış hazırlamış, göndermiştim. O zaman bana, "sen yazmalısın. Hatta, kitap yazmalısın demişti. Şimdi, yine benden yazmamı istiyordu. Kendini tanıtmak ve savunmak için bunu yapmalısın... Birde bizim hikâyemnizi, bizden dinlensin ler. Yine herkes inanmak istediğine inanacak ama en azından kendini savunmuş olursun." Demişti.
Hikâyemi bu sefer yeniden ve türkçe yazdım. Yazarken çok dikkat etmeye çalıştığım nokta ise, kimsenin hatasını acmamaya çalışmaktı. Herkes kendi yaptığından sorumlu ve bir başkasının ayıbını açmak, beni ondan farklı kılmaz.
Hikâyemi yazmakla çok fazla birşey değiştiremedim belki ama bize gelen saldırılar durdu. Yazmak bana terapi gibi geldi. Bu saldırılara sebeb olan insan aynı şekilde devam etti ve ediyor ama çevresinde sadece kendi arkadaşları haricinde, kimse ehemmiyet vermiyor söylediklerine. Ve dün tesadüfen öğrendikki, asıl düşman ve bize zarar vermeye çalışan kişi eşimin çok yakınından birisi. Vefa kalmamış artık. Sırf zarar vermek adına ve dedikodu yaymak için, eşimin eski eşiyle hala görüşüyor. Düşman içimizden biri ne yazıkki. The enemy inside. Eğer bazı şeyleri bilseydi, hayatı alt üst olurdu, en büyük düşmanı o olurdu. Asıl kendine zarar verdiğinin farkında değil. Ayrılık ve boşanmalar, bizim yanlış seçimlerimizden dolayı, çevrenin etkisi, ve bir çok nedenden dolayı, günümüzün kaçınılmaz bir parçası. Eşler ayrıldıktan sonra, aile ve eş dost nasıl davranmalıyız bilmiyoruz. Günümüzde, arkadaş ilişkileri bile sapıttı iyice. Ama şunu bilmeliyiz ki, çevrenin vefası veya vefasızlığı, ayrılan çiftlerin hayatını birebir etkiliyor.
Rabbim hakkımızda hayırlısını versin ve iyi insanlarla karşılaştırsın. Aileni seçemiyorsun ne yazıkki. En iyi yapabileceğin şey, bazı insanları hayatından uzak tutmak….
https://www.facebook.com/pages/Almangelini/209543625888015
https://www.facebook.com/pages/Almangelini/209543625888015
Abonnieren
Kommentare (Atom)


