Dienstag, 19. August 2014

Kendimi dün üç kitapla mükafatlandırdım. 
Bir müddettir kafam çok doluydu. Çocukluğumdan beri, geceli gündüzlü kitap okuyan, her gittiğim yere okuduğum kitapları hediye götüren ben, kitap okuyamaz olmuştum. 
Benim birde bir adetim vardır. Hediye götürdüğüm kitapları parfümler, öyle götürürüm normalde. Kitap için özel kokular alırdım. Hayalim hep bir kitap yazmak ve kitabımın, selpak gibi, Yumoş kokusu gibi, yada hafif bir pudralı bir kokuya sahip olmasıydı. 
Uzun bir aradan sonra, dün anneme giderken kitapçıya uğramadan geçemedim. Bu aralar, Kayra hep kucak isteyip, yumuşup oturduğumuz için, okuyup yazmaya zamanım oluyor. Kitap okumayı baya özlemişim. 
Regalde, 'Papatya Kokulu Hikâyeler' i görünce, isim dikkatimi çekti. Kitabı elime alınca hoş bir koku aldım. Kitabı koklayınca, kokunun kitaptan geldiğini farkettim. Kitabın içinde, hayattan ders veren ufak ufak hikayeler var ve o hoş kokuyla birlikte güzel bir bütünlük sağlıyor. Kokulu kitaplardan 3 tane vardı. Ben sadece bir tanesini aldım, iki tanede ayrı kitap aldım. Her ay kendimi mükafatlandırarak, diğerlerinide almayı düşünüyorum. 
Kitap okumak kadar güzel birşey yok. Insani bulunduğu yerden uzaklaştırıp, farklı alemlere götürüyor. İnsanın ufku genişliyor...

Koku allerjisi olanlar ve migren şikayeti olanlar kokulu kitaplarda biraz dikkatli olmalı. Kokular şikayetleri tetikleyebilir....

Bol kitaplı günler diliyorum :)

Montag, 18. August 2014


Yemek yemek harika birşey. Benim gibi, yemeğin her türünü seviyor ve kendinizi frenleyemiyorsanız. Sık, sık hazmı kolaylaştırıcı, vücuttan su attıran ve mideyi rahatlatan birşeylere ihtiyaç duyacaksınız.
Kayınvalidemde kaldığımız bir hafta içersinde 4 kilo almışım. Kayınvalidem sağ olsun, bizi memnun etmek için çok farklı lezzetler denedi. Günümüz az ve ben çok sık gidemediğim için, aklına gelen herşeyi pişirip önümüze koydu. Hatta son 3 gün öyle stres olduki, aklına gelenleri yediremeyeceği için 3 günlük yemek listesi hazırladı. Böylelikle, günde iki sefer tatlı ikram ettiği saatler oldu. E, benim bünyede bu duruma 4 kilo ile isyan bayrağını kaldırdı tabi :) . Tatlı yemeye alışık değilim çünkü. Abur cuburlu çay sofrası hazırlamayı çok severim, bilirsiniz. O hazırladıklarım dan çoğu zaman fazla birşeyler yemem. Gözüm doyuyor ve öyle ortamlar çok sıcak geliyor bana. O kadarı yetiyor işte bana :D

Bu Sassy suyu resmen kurtuluşum oldu. Instagram da bir kaç kişide görmüştüm ama ciddiye almamıştım. Şimdi ihtiyaç olunca biraz internetten araştırdım ve iki gündür içiyorum. Sonuç şimdiden harika. Ne kadar devam ederim bilmiyorum ama bu kadar rahatlatması bile yetti.

Bu su, Cynthia Sass adındaki amerikan bir beslenme uzmanı tarafından keşfedilmiş. Ismi o sebeble Sassy suyu olarak geçiyor.
4 günde, 3 kilo verdirdiğini iddia edenler var. Özellikle, göbek, kalça ve bacaklarda 14cm kadar incelme sağladığı söyleniyor.
Diyet Uzmanı değilim. Öyle, mucizevi hızlı zayıflamalara inanmıyorum ama bu Sassy suyunun sağlığa faydalı olduğunu ve zayıflamaya yardımcı olduğunu düşünüyorum. Iki günde, iki kilo kaybı oldu bende ama vücut su attığı için ;)

2l su
Birkaç dilim zencefil
Orta büyüklükte bir salatalık
Bir tane ince dilimlenmiş limon
12 tane nane yaprağı

(Ben bebeğimi henüz anne sütüyle beslediğim için, nane kullanmadım. Ve hamile bayanların bu karışımdan kesinlikle uzak durmaları gerekiyor.) 




Bunların hepsi geceden bir Sürahi ye doldurulup, bir gece buz dolabında bekletilerek ertesi gün bu su gün boyu içilir. Bende öğleden önce bitiyor. Ilk bardağı aç karına içiyorum. Içtikten bir 10-15 dakika sonra, acilen wc yolu gözükebilir. Bağırsaklar ilk günden temizlemeye başlıyor çünkü.

500ml suda vücut 50 kalori yakıyor. Zencefilin, bağırsak çalışmasını dengeleyici ve mideyi rahatlatan bir özelliği var. Salatalığın vücuttan su attırıcı özelliğini hepimiz biliyoruz. Ayrıca metabolizmayı da hızlandırıyor. Limon yine bağırsakları çalıştırıyor, hazmı kolaylaştırıyor ve kan dolaşımını hızlandırıyor. Nane ise safrayı artırıyor ve iştah kesici bir özelliği var. Bunların hepsi bir arada zayıflamayı destekleyen şeyler. Herşeyin başı tabi yine sağlıklı beslenmeden geçiyor.

Sağlıklı günlerde buluşmak ümidiyle, sağlıcakla kalın :)

tecrübe ve yorumlarınızı bekliyorum bu arada ;)

Sonntag, 17. August 2014


35 den sonra anne olmak çok farklı. Insan daha hassas oluyor. Her yaşın kendine has bir güzelliği ve zorluğu var haliyle. Bazen korkular fazla olabiliyor. Farklı yaşlarda, 3 çocuk annesi olmak, 4. cü çocukta işime yarar diye düşünmüştüm aslında. 18, 21 ve 27 yaşlarında anne olmuştum ve aradan neredeyse 9 yıl sonra 36 yaşında,  kırka dört kala yeniden anne oldum. Hani tecrübeliyim ya. Hani çok bilgiliyim ya. Herşey daha bi kolay olacaktı tabi. Evdeki hesabın çarşıya uymadığını, aslında çok ama çok tecrübesiz olduğumu hamilelik dönemimde az biraz farketmiştim aslında. Yaş ilerledikçe, şefkat ve merhamet duygusu daha yüksek oluyor. Bebeğimizi kucağımıza aldığımız günden bu yana yatağına bile zor bırakıyoruz. Sivrisinek ısırsa, dünya yıkılıyor sanki. Birazcık ağlasa hepimiz perişan oluyoruz ev içericek. O sebeble çok fena kucağa alıştı. Pusetinde bile taşımak zor oluyor bazen. Illaki sıcaklık istiyor. Illaki anneyi istiyor. En fazla nekadar taşırımki kucağımda? Yürüyene kadar? Iki sene?  Sonra istesemde gelmeyecek. Zaman geri çevrilemiyor. Bu zamanlar çok çabuk geçiyor ve çok çabuk büyüyorlar. 
Böyle sarıp, sarmalayıp taşımayı hamileligimden beri istiyordum. Bir türlü alma fırsatım olmamıştı.  Dostum, canım arkadaşım, kötü gün dostum sağ olsun. Kendi oğluna kullandığı bu bebek taşıma bezini vermekle çok büyük bir iyilik yaptı bize. Anlatılması mümkün olmayan  çok güzel bir duygu. Kucakta taşımak gibi zor olmuyor. Ağırlık dağıldığı için taşımak kolaylaşıyor. Ve bebeğinizi yanınızdan ayırmadan rahatlıkla yürüyüş yapabiliyorsunuz. Hatta bazı ev işlerinide bu şekilde yapmak kolaylaşıyor.... Bebeğinizi nasıl bu şekilde sarabileceğinizi açıklayan, resimli ve videolu bir post yakında gelecek inşallah.... 

Sonntag, 3. August 2014

The enemy inside...




Hayatın beni en acımasız birşekilde sınadığı bir dönemdi yine. Sık sık hastaneye yatmıştım. Birkaç sefer çocuklarımın gözü önünde ambulansla kaldırılmıştım hastaneye. Eşim henüz yanımıza tam olarak gelmemişti, çünkü memleketinde çalışıyor ve iki üç haftaya ancak gelebiliyordu. Ben, çalıştığım işten sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalmış, ve instagramla o işyerindeki değerli bir arkadaş dolayısıyla tanışmıştım.
Herşey aslında çok karışıktı. Üzerimizde ki 400 km uzaklıktan gelen çevre baskısı çok yüksekti. Çünkü, birsürü yalan vardı konuşulan ve iftira.
Kötü bir evlilik bırakmıştım geride. Bu evlilik bana çok şeye mal olmuştu. Benimde birçok hatam olmuştu elbette, bedelini çok ağır ödediğim. Sütten çıkmış ak kaşık değilim. Hiç kimse değil. Kiminin büyük günahları var, kiminin küçük. Rabbim nasuh tövbesi edip, doğruyu bulanlardan eylesin.

Sağlığım gitmişti elden. Çocuklarım çok yıpranmıştı. Şimdi, tam mutlu olmuşken, çirkin saldırılarla uğraşıyorduk. Facebook, e-mail gibi internet üzerinden de birsürü saldırı geliyordu. Tanımadığım, beni tanımayan insanlardı hepsi. Hatta, bu saldırılardan dolayı, kızımı bir gün acilen hastaneye bile götürmek zorunda kalmıştım. Kendimi hiçbir şekilde savunmam ve tanıtmam mümkün değildi.

O zamanlar, söylediğim gibi, instagramla yeni tanışmıştım.  Zaten fotoğraf hayatımın bir parçası olduğu için, bu platform benim çok hoşuma gitmişti. Henüz tam olarak çözememiştim. Facebook gibi değildi. Zorlandım biraz. Çok şeker insanlarla tanıştım. Account'um kapalıydı. Sadece bayanları kabul ediyordum ama kimseyi tanımıyordum. Hatta, bazı accountların fake olduğunu, yine birilerinin hayatıma bu şekilde sızdığını anlayamamıştım. Bunu farkettiğimde yine yıkılmış ve insanların neden bu kadar kötü olduğunu anlayamıyordum, ki buna hala bir anlam veremiyorum.

Kendimi birşekilde savunmalıydım ama nasıl? Instagramdan sık sık,  abla eşinle nasıl tanıştın? Abla, neden ayrıldın? Abla, eşin almanmı? Abla, eşin müslümanmı? Gibi bir sürü soru geliyor ve cevap vermekte zorlanıyordum.

Birgün eşimle konuşurken bana dediki, "Aynı bana yazdığın gibi, hayatını yazsana sen.". Biz evlendikten sonra birbirimizi tanımak için fazla zamanımız olmamıştı. Hala ayrıydık. Benden ona kendimi ve hayatımı anlatan bir mail yazmamı istemişti. Bende ona fotoğraflarla hayatımı anlatan bir mail yazmış hazırlamış, göndermiştim. O zaman bana, "sen yazmalısın. Hatta, kitap yazmalısın demişti. Şimdi, yine benden yazmamı istiyordu. Kendini tanıtmak ve savunmak için bunu yapmalısın... Birde bizim hikâyemnizi, bizden dinlensin ler. Yine herkes inanmak istediğine inanacak ama en azından kendini savunmuş olursun." Demişti.
Hikâyemi bu sefer yeniden ve türkçe yazdım. Yazarken çok dikkat etmeye çalıştığım nokta ise, kimsenin hatasını acmamaya çalışmaktı. Herkes kendi yaptığından sorumlu ve bir başkasının ayıbını açmak, beni ondan farklı kılmaz.

Hikâyemi yazmakla çok fazla birşey değiştiremedim belki ama bize gelen saldırılar durdu. Yazmak bana terapi gibi geldi. Bu saldırılara sebeb olan insan aynı şekilde devam etti ve ediyor ama çevresinde sadece kendi arkadaşları haricinde, kimse ehemmiyet vermiyor söylediklerine. Ve dün tesadüfen öğrendikki, asıl düşman ve bize zarar vermeye çalışan kişi eşimin çok yakınından birisi. Vefa kalmamış artık. Sırf zarar vermek adına ve dedikodu yaymak için, eşimin eski eşiyle hala görüşüyor. Düşman içimizden biri ne yazıkki. The enemy inside. Eğer bazı şeyleri bilseydi, hayatı alt üst olurdu,  en büyük düşmanı o olurdu. Asıl kendine zarar verdiğinin farkında değil. Ayrılık ve boşanmalar, bizim yanlış seçimlerimizden dolayı, çevrenin etkisi, ve bir çok nedenden dolayı, günümüzün  kaçınılmaz bir parçası. Eşler ayrıldıktan sonra, aile ve eş dost nasıl davranmalıyız bilmiyoruz. Günümüzde, arkadaş ilişkileri bile sapıttı iyice. Ama şunu bilmeliyiz ki, çevrenin vefası veya vefasızlığı, ayrılan çiftlerin hayatını birebir etkiliyor.



Rabbim hakkımızda hayırlısını versin ve iyi insanlarla karşılaştırsın. Aileni seçemiyorsun ne yazıkki. En iyi yapabileceğin şey, bazı insanları hayatından uzak tutmak….

https://www.facebook.com/pages/Almangelini/209543625888015

Mittwoch, 30. Juli 2014





"Gülün dikene katlanması, onu güzel kokulu kıldı" der Mevlana.
Verdiğin hiç bir dert için, acizlik getirmedim Allah'ım. 

Ama çok yoruldum artık. Bazen nefes almakta, ertesi güne çıkmakta zorlandığım zamanlar oluyor.
Uzun bir süredir sessizim. Biraz kafam dinlensin istedim. Biraz gözden uzak olalım istedim. Belki yokluğumuz, sessiz kalışımız biraz olsun yükselen sesleri kısar diye düşündüm. Yazmak istediğim kitaba bile, kimseye zarar vermemek adına başlamadım. Sessiz kalışım daha da cesaret verdi birilerine. 
Yaptığı beddualar bana kadar ulaşıyor ve hala hakkımda konuşmaktan yorulmamış. Ve kundakdaki bebeğime acımadan, hatasının faturasını bana keserek, yıllardır vermeye çalıştığı zarara aldırmadan, sonumuzu beklermiş bizim, hatta daha fazlasını. Bende diyorumki, Rabbime havale ediyorum seni. Umarım hatanı anlar ve doğruyu görürsün. Sen bizim mutsuzluğumuzu istemene rağmen, ben diliyorum ki, hiç ummadığın ve beklemediğin kadar mutlu olasın. Çünkü, ne çocuklarına kıyabilirim, nede seni seven insanlara. 
Ama yoruldum işte. Çok yoruldum. Biliyorum bu yorgunluğum bile mutlu ediyor birilerini. Rabbim ıslah eylesin.


"Gülün dikene katlanması, onu güzel kokulu kıldı" der Mevlana... ne güzelde söyler...
Verdiğin hiç bir dert için, acizlik getirmedim Allah'ım!

Freitag, 17. Januar 2014


Masal diyarı


Ilk sefer onunla birlikte, onun memleketinde bir ormandaydım. Sonbahardı. Kavak ve söğüt yapraklarının, tatlı kokusu toprak kokusuna karışmış ve güneşin yüzümü ve içimi ısıtmasıyla birlikte, tatlı bir huzur kaplıyordu bütün bedenimi.  Delicesine koşmuştuk ağaçların arasında, öylesine, özgürcesine. Sonra birden yaprakların üzerine atıvermiştik kendimizi. Sessizce bulutları izleyip, toprak kokusunu çekmiştik içimize. Birden bana dönüp, elini karnıma koymuş ve "bizim bir bebeğimiz olsa, kime benzerdi acaba?" demişti. Sadece gülümsemiştim ben, elimi yanağına koyarak. Benim için çocuk konusu kapanalı yıllar olmuştu. Şimdi sadece onunla mutlu olmak istiyordum. Sonra devam etti "bir kızımız olsaydı mesela, senin gibi beyaz tenli, koyu saçlı ve en az senin kadar güzel. Ben onada pamuk prensesim der, seni Kraliçem ilan ederdim". Ben o gün farkına varmamıştım ama o bir özlemin tohumlarını içime ekmişti bile. O gün, bütün gün muzip muzip gülümsemişti bana. Ben ise, ilk sefer onun doğup büyüdüğü şehirde olmanın heyecanını yaşıyor ve ilk sefer nefes aldığımı hissediyordum, içimde yeşeren arzuyu fark etmeden. 

Öyle güzeldi ki orası, masal gibi gelmişti bana o şehir. Yeşillik ti heryer. Dağların ve ormanların arasında bir şehir. Sis çöktü mü dağın eteklerine, mistik bir havaya bürünüyordu şehir. İnsanları beni kötü karşılasa bile, şehir en alasından ağırlamıştı beni. Sonra, melek yüzlü, temiz yürekli insanlarda çıkmıştı aralarından. İftira ve dedi kodulara aldırış etmeden, "Hz. Ayşe'ye de atıldı iftira, ben seni tanımadan yargılayamam" demişti, o zamanlar dostum olacağını bilemediğim insan. 

Eve geri döndüğümüzde farketmiştim asıl, o masal gibi şehirde ne kadar darbe aldığımı. Sonra saldırıların arkası kesilmedi. Hiç savunmadım, anlatmaya çalışmadım kendimi, çünkü biliyordum ki, ben konuşursam büyüyecek ti olay. Ben konuşursam tatmin olacaktı iftirayı atan. Rabbime havale ettim, biliyordum ki, beni en iyi o savunur. Bu arada bir sene geçmişti aradan. O bir sene içerisinde, 5 sefer bebeğimizi kaybetmiş ve defalarca hastaneye yatmıştım. Ondan sonraki dönemde daha da zor olmuş tu. Tekrar kanser teşhisi konulmuş, zorlu bir dönem bizi bekliyor du. Ameliyatlar, tedavi, yeniden bebek kaybı derken, birde annemin kazasını yaşamıştık. Artık kalkamam diyordum ayağa. Öyle bitmiştimki, yemek yapmaya, hatta konuşmaya bile zorlanıyordum. Ara ara yaşadıklarımı düşünüp, bunlar artık gerçek olamaz dediğim anlar oluyor, "Yarabbi! Aklıma mukayyet ol!" diye dua ediyordum. Ve o kadar sıkıntıya rağmen evdeki huzurumuz için şükür ediyordum Allah'a. Yine yeni bir can taşıyor dum içimde biliyordum. Aradan günler ve haftalar geçti, ancak cesaret edebilmiştim doktora gitmeye. Tesbit kesindi ama o içimdeki korku anlatılamaz boyuttaydı. 12. haftayı geçip, riskli dönemi anlattığımız da bile, hala korku vardı içimde. Geçtiğimiz haftalarda birde Alev öğretmenin hikayesi ve vefatını okuyunca, günlerce uyku girmemişti gözüme. Aklıma geldikçe de gözyaşlarıma engel olamamıştım.  İçimizdeki korku, ümid ve sevinçle yolu yaraladık şimdi. Sıkıntıların çoğu geride kaldı. Bana kötülük yapanların ipi pazara döküldü. Geçenlerde, arkadaş çevresinin, kendi aile ferdlerinin bile onun ne olduğunu öğrendiğini ve ona söylenenleri duyunca, yinede onun adına çok üzüldüm. Aklıma geldikçe dua ediyorum kendisine. Ve Rabbime, benim için herşeyi yoluna koyduğu için şükür ediyorum. Eğer Rabbime havale etmeseydim, kimse doğruyu öğrenmeyecekti. 

Hala korkuyorum. Rabbim sağ salim kucağımıza almayı nasip eylesin bebeğimizi ve hayırlı evlat kalsın...
Ben sana Sığındım Allah'ım. Sen benim için en iyisini bilen ve verensin. Sende diliyorum herşeyi. Sen biliyorsun Yüreğimdekini. Yüreğimdekini benim için hayırlı eyle ve dualarımı kabul eyle Allah'ım.
Hayal ediyorum, bebeğimizi kucağımıza aldığımız zaman, yeniden gideceğiz o masal gibi şehre. İçimde o arzunun tohumlarının ekildiği yere, bebeğim le beraber gidip, bize bu mucizeyi yaşattığı için ve beni dışlayıp kalbimi kıran insanları ayağıma getirdiği ve hakkımda güzel şeyler söylettiği için şükür secdesi yapacağım Rabbime…


http://instagram.com/almangelini

Freitag, 13. Dezember 2013



Uzun zamandan beri yeni bir post yazmamı bekliyorsunuz biliyorum. Sık sık bununla alakalı mesajlar alıyorum sizlerden. Blog olayınıda henüz çözebilmiş değilim. Laptopumda, Türkçe klavye yok. Cep telefonundan yazmakta baya zor oluyor. Bakalım bu olaya nasıl bir çözüm getirebileceğim.

Bildiğiniz gibi hayatımın inişleri ve çıkışları bitmek bilmiyor. Devamlı bir mücadele içersindeyim ve hep kuvvetli olmak zorundayım. Ondandır ki, yıkılışlarım ani oluyor ve benim uzun müddet uzlete çekilmeme sebep oluyor, her ne kadar Instagram üzerinden aktif olsamda.

Yazmak istediğim o kadar çok sey var aslında. Anlatmak istediğim. Düşüncelerim, kararlarım, yaşadıklarım, acılarım, sevinçlerim. Hepsini kaleme almak çok zor...

Ama şu an en çok son yaşadığımız trajik ve elim olyla alakalı yazmaya ihtiyacım var sanki. O kazayı anlatmadan önce, biraz geriye gitmem gerekiyor…

Geçirdiğim rahatsızlık, sıkıntılar ve ilk eşimden ayrılmanın verdiği baskı ve üzüntüsüyle, kendimi bütün aile ve arkadaş çevresinden soyutlamıştım. Telefonlara çıkmıyor, ailem dışında hiç kimseyi kabul etmiyor, saatlerce ren nehrinde yürüyüşlere çıkıyor ve fırsat buldukça uyuyordum. 3 senem böyle gecti. O 3 senenin sonunda, 2010'un yazında, küçük kalp krizi geçirdim. O anı hiç unutmuyorum. Telefondaydım, o kadar sinirlenmiştim, nefes alamadığımın farkina bile varmadım. Bir an gözlerim görmedi ve bağrımda bir basınç. O zamanki telefonum tuşluydu. Allahtan tuşluydu. El yordamıyla babamı aradım. Telefonda babama söylediğim, "-Baba, ne olur gel, ben göremiyorum.". Panik içersindeyim, çünkü ne olduğunu idrak edemiyorum. Bir kaç saniye öncesi hiç birşeyim yoktu. Sadece cok sinirlenmiş ve susmuştum. Söylemem gerekenleri ve söylemek istediklerimi söyleyememiştim yine. Çünkü hiç birşey değişmeyecek ti, biliyordum. Ama haksızlığa maruz kalmak ve çocukların için birşey yapamamak bir anne için çok zor bir durumdu işte.

Babam şöyle bir 4-5 dakika icersinde geldi. Bizim burdaki camide çocuk okuttuğu icin, gelmesi uzun sürmedi. Beni nasıl aşağıya indirdi ve nasıl hastanye gittik hatırlamıyorum orasını. Sadece babam geldikten sonra rahatladım, onu biliyorum ve başımdaki basinci hissettiğimi. Hastaneye vardığımızda ilk etapta hemen EKG ye bağladılar ve kan aldılar. Ardından serum taktılar. Aradan bir yarım saat geçti yada geçmedi bilmiyorum, rahatlamıştım, uykum gelmisti. Kan sonuçlarının gelmeside uzun sürmedi sanırım, onuda tam hatırlamıyorum.Teshisi söyledikleri an ve şaşkınlığım. Küçük kalp krizi demişti doktor ve ardından, - çok gençsiniz, irsi veya doğuştan bir rahatsızlıgnızda yok, nasıl oldu bu?.... O gün söyleyemedim ama, - Cok sinirlenmiştim doktor bey, yılların birikintisi, acısı ve haksızlığı o gün patlak verdi., diyememiştim işte. Sadece, -stres olsa gerek dedim. Imza attım çıktım hastaneden. Zaten günlerden Cumartesiydi ve doğru düzgün ilgilenmeyeceklerdi. Çocuklarımda perişan olsun istemedim ve eve çıktım. O gün babamın saçlarındaki aklar ikiye katlanmıştı. Iki sefer ölümden dönen kizi, simdide kücük kalp krizi geçirmişti. O gün bana sordular ve karar verildi, biraz buralardan uzaklaşmak için, Türkiye ye izine gidecektik.


Ben her gurbetci gibi memleket hasretiyle yanmadım. Nereye ait olduğumu bilemedim hiç. Hiç güzel anım yoktu Türkiye'de benim. Ve oradaki insanların bizi almancı olarak görmeleri ve yapılan haksızlık lar, her gurbetci gibi benimde yaramdı. Ama gidiyorduk işte. Değişiklik olacaktı bana ve çocuklara ve braz olsun uzaklaşacaktım sorunlarımdan.

Düşünüldüğü gibi olmadı. Bu seferki tatilimiz daha kötü geçmişti. Çünkü ben herkesten kaçmış, sorulardan bunalmış ve kendimi eve kapatmıştım. Almanya'ya dönünce de, bir daha Türkiye' ye kolay kolay gitmem demiştim.


Sonra benim hayatım da çok güzel şeyler oldu... Beklediğim insan beni tamamladı ve benimle ebediyet yemini etti.... Ailem onu cok sevdi, o ailemi. Ve geleceğe dair hayaller kuruldu. Sıra ailenin geri kalanıyla tanıştırmaya gelmişti. Onlarda merak ediyordu çünkü. Yıllardır hırçın olan, yüzü gülmeyen ve derdi hiç bitmeyen Selma'yı durultan insan kimdi?


Bir izin telaşı sarmıştı hepimizi. Bizi neyin beklediğini tam anlamıyla bilmiyordum. Eşim oraları nasıl bulacaktı? Sıkılacakmıydı? Ailem onu, o ailemi sevecekmiydi? Türkiye'ye her sene gitmiş fakat, egeyi ve köy hayatını hiç görmemiş. Izin günü yaklaştıkça bir korku sarıyor du içimi. Hatta, Türkiye'ye uçmadan bir hafta önce telefonda annneme ağlamış ve onuda üzmüştüm. 



Korku, heyecen ve sevinç eşliğinde, o gün gelip çatmıştı sonunda. Annemde bizimle uçuyordu. Hepimizde tatlı bir heyecan vardi. Havaalanında ilk imtihanımızı verdik. Annemin iki yıldır canı gibi baktığı ve yanından ayırmadığı kedisinin kağıtları ve bileti o telaşın arasinda evde kalmış. Sanki bize ilk ikazdı bu. Neyseki bilete çözüm bulundu ama Şirin Sultan Almanya'da kalmak zorunda kaldı malesef. Gecenin bir yarısı varmıştık Türkiye'ye. Ilk kez ramazan ayının bir kısmını ve bayramı Türkiyede geçirecektik. Sahur için yetişmiştik köye. Anneannem, dayılarım, yengelerim ve kuzenler sıcak karşılamıştı bizi. Sahuru beraber yapmış, sabah namazlarını eda edip, evimize doğru yol almıştık. Ilk günden itibaren, cok farklı yaşamıştım bu sefer Türkiye'yi. Herşey çok daha güzeldi ve memleketimi bir başka gözle görüyordum ve eşime bizim oralari anlatmak, onun gözlerindeki ışıltıyı görmek, yeniden onunla birlikte fotoğraf çekmek beni mutlu ediyordu… Hatta dönüş hayalleri kurmuştuk. Çocuklar Türkiyede okumak istiyor zaten, neden olmasın dı? Eşime iş teklifleri bile gelmişti. Daha hayatımıza tam yön vermediğimiz için, herşeye açıktık aslında. Bereketli toprağı, güzel insanı ve iklimiyle ege eşimi büyülemişti adeta. En çok ta egenin dağlarına tutulmuş, ak dağın eteklerine bir çiftlik kursak, kendi toprağımızı ekip biçsek, daha ne isterizki, demişti defalarca bana. Hayalinde koyun sürüleri, küçük ormanı ve meyveliğiyle öyle güzel bir hayal çizmiştiki bana, hemen gerçekleşsin istemiştim o an.



Bayrama bir kac gün kala annem etraftaki değirmenlerin açık olup olmadığını araştırmaya başlamıştı. Hem buğday öğüttürecek, hemde pamuk attıracaktı. Ramazan ve bayram nedeniyle değirmenler pamuk atmıyordu. Hatta bir kaç kez niyetlenmesine rağmen, köyden pamuğu getirmeyide unutmuştuk aslında. Sonra o pamuk ve buğday geldi eve ve bizim mahalledeki değirmende kendimiz atacaktık pamuğu. Un hazırdı tarhana için. İçinde kaynatmıştı annem. 



5 Ağustos, Pazartesi sabahı annem bizim kapıyı vurdu. Hadi dedi, unu getirelim değirmenden, hemde pamuğu atıp gelelim. O gün nasıl elim kolum döklüyor. Sanki koca bir yük taşıyorum üzerimde. "Anne" dedim, "sanki ölü toprağı atılmış bugün üzerime. Bu gün gitmesek? Hic canım istemiyor benim". "Hadi hazırlan" dedi bana, "açılırsın gidince. Hamit de (eşime müslüman olduktan sonra verilen isim) gelsin isterse" dedi. Değirmene vardığımızda değirmen açık, bizim un çuvalı meydanda duruyor, fakat değirmenci yoktu ortada. Değirmenciyi bulmamız bir hayli vaktimizi almıştı. Kahveye haber gönderdiler, geldi değirmenci. Bende hala öyle bir uyuşukluk varki, tam olarak algılayamıyorum bile herşeyi. Çuvalları indirip, cırcır makinesinin bulunduğu odaya koyduğumuz da, ben hala zannediyorumki, değirmenci atacak pamuğu ve biz sadece cuvallara tekrar doldurup gideceğiz eve. Adam makineyi çalıştırdı. Ben ve eşim kenarda dikilip bekliyoruz. Eşim bir taraftan bir kaç fotoğraf çekiyor. Sonra değirmenci annemi arka odaya gönderdi ve ordan uzun bir sopayla pamugu çekmesini söyledi. Sonra beni çağırıp, pamuğu yavas yavas makinanın ağzına vermemi söyledi ve gitti. Ben çok şaşırdım, eşimse gerildi baya. Tek söylediği şey, "bu cok tehlikeli, siz yapmamalısınız". İçerde durmadı ve kendini dışarıya attı. Arada bir gelip, "yapmayın, çok tehlikeli, bir şey olmasından korkuyorum. Makinanın kapatmak için bir düğmesi bile yok" dedi defalarca. En son geldiğinde ise gözleri sulu bir sekilde, "nolur bırak, içimde kötü bir his var" demişti ve yine dışarıya çıktı. Nefes alamıyordu çünkü. Bende ona, az kaldı, bitti neredeyse, gideriz şimdi dedim. Sonra elimdeki pamuklar bitti ve ben değirmenciyi aramak için çıktım odadan. Değirmenci bir kabinin arkasında masanın üzerine  kafasını koymuş uyuyordu. Bir kaç kez cama tıkladım, duymadı beni. Sonra, sonra.., makinadan gelen o garip ses. Bütün kan donmuştu damarlarımda. bir an yerimden kımıldayamadım. Annemden ses çıkmıyordu ama makina devam çalışıyordu. Sanki zaman durmuş ve diğer odaya geçmem saatlerce sürmüştü. Annen karanlık odanın kapısında dikiliyordu. Gördüğüm manzara gerçek olamazdı o an. Bir kaç saniye idrak edemedim olayı. Kanım o sesle donmuştu zaten. Annem, sol eliyle sağ elini tutmuş, kolundan aşağı kanlar akıyordu. Defalarca, "anne, ne yaptın sen" dediğimi hatırlıyorum. Annem metin bir şekilde ama acı içersinde, "parmaklarım gitti" dedi. Defalarca, "ambulans! Ambulans! Ambulans!" diye bağırdım. Hiç ağlamadı annem. Hiç bağırmadı. Sadece dilinde dua ve arada bir, "dayanamıyorum artık" dedi. Bir ara eşimi gördüm kapıda. Kreç gibi olmuş, yerinden kımıldayamıyor. O ara değirmenci geldi, ve makinanın fişini çekti. Eşim birden eve doğru koştu, amcamları çağırmak için. Ben hala ambulans diye bağırıyorum. Sora annemle değirmenin önüne çıktık. O ara değirmenci ancak akıl edebildi acili aramayı. Ambulansın gelmesi 4 yada 5 dakika ancak sürdü. Hastaneye vardığmızda öğrendik ki, koskoca Çivril devlet hastanesinde, 20.000 ne yakın nüfüsü olan bir ilçenin hastanesinin tek bir cerrahi var ve oda bayram iznine ayrılmış. Annemin eline mudahale edilmeden, Denizli Pamukkale üniversitesine kaldırıldı. Acile kaldırılan annem, bir cok acil hastayla birlikte, kadın erkek karışık bir odaya alındı. Birkez daha, ülkemin sağlık sisteminin ne kadar vasat bir durumda olduğunu, ve bir çok sağlık personelinin acıma duygusundan yoksun olduğuna şahit olmak zorunda kaldık malesef. Eminim, içlerinde merhametli ve hastanın durumunu düşünenlerde var ama biz o hastanelerde karşılaşmadık böyleleriyle malesef. Herşeyden acı olan ise, annemin acısını dindirmek için bile birşey yapmadılar. Cerrah yanımıza geldiğinde, bize durumu açıkladığında, bu durum gerçek olmazdı. Olamazdı böyle birşey. Ammen içerde acı çekiyor ve doktor, sağ elinin tamamen amputasyon yapılması gerektiğini söylüyordu. Annemin elini görmüştüm ve rontgenlere baktığımda, kurtarilabilecek parmaklar olduğunu görebiliyordum. İçimden bir his bana, burada kalmamamızı söylüyordu. Ilk etapta ailenin diğer ferdleri, "tamam, ne gerekiyorsa yapılsın" dediler ama ben hayır diyordum. Olamaz. Başka bir çare olması lazımdı. Sonra oğlan kardeşim bana, "abla ben dayanamıyorum ve hatta artık düşünemiyorum, annem içerde acıdan kıvranıyor, sen karar ver" dedi. Kardeşim, dayım, kuzenim ve eşim hepsi benden karar bekliyordu. Doktora sorduğumda, el üzerine uzman, veya bize daha iyi yardımcı olabilecek bir hastane varmı diye, bize söylediği, "bizim tedavimizi kabul etmediğiniz için, size başka türlü yardımcı olamayız" oldu. Hatta, annemi o hastaneden kendi imkanlarımızla götürmemiz gerekiyordu ve annemin kazasının üzerinde 6 saat geçmişti. Ben kardeşime dedimki, "eğer burada kalır ve annemin elinin amputasyon yapılmasına izin verirsek, sende bende ömür boyu vicdan azabından kurtulamayız. Gidelim bir başka hastaneye, ve oradada aynı setyi söylerlerse, en azından şansımızı denemiş oluruz ama ya baswka bir imkan vasa?".  Kardeşim bir taraftan, ben bir taraft, Istanbul, Ankara ve Izmir olmak üzere bir cok hastaneyi aradık. Bize tavsiye edilen hastane, Izmir Emot hastanesiydi. Denizli Izmir arası hemen hemen 300km. Helikopter bulamadık, Hastane bize ambulans vermiyor ve annem saatlerdir aci cekiyordu… Anneme durumu izah ettik ve onunda onayıyla annemi Izmire götürmek üzere yola çıktık. Instagram takipçilerim bilirler, kazadan hemen sonra, dua istemiştim takipcilerim denn. Birde yasin okunup, tefriciye çekilmesini. O duaların bize öyle çok yardımı olduğuna inanıyorum ki, yoksa annem o kadar acıya dayanıp, kaybına göre, kan ihtiyaci olmaması mümkün olmazdı. Denizli Izmir arasında biz meleklerin kanadında gittik sanki. Annemde dahil olmak üzere, arabada 5 kişinin ağzında, Ayet'el-Kürsi. Biz hiç bir lambada durmadan ve yolda 3 ambulans sollayarak hastanaye çok kisa bir zaman içersinde vardık Elhamdülillah. Hastane geleceğimziden haberdar oldugu icin, bizi direkt kapida karşıladılar. Annemi arabadan alıp, ilk müdahaleyi yaptılar. Sonra, doktorun söylediği ise, kararımızın doğruluğunu kanıtladı. Yüzük ve orta parmağı kurtaramıyorladı ama işaret ve serçe parmağın bir kısmının kurtulma imkanı vardi. Baş parmağı ise dikeceklerdi. Ameliyat 4 saate kadar sürebilir dediler ama annem birbucuk saatte çıktı ameliyattan. 3 gün, üzerimde kanlı elbiselerimle annemin yanındaydım. Haftalarca gözlerimi yumamadım. Gözlerimi her kapayışımda, makinanın o garip sesiyle irkiliyor ve bir daha kapayamıyordum. Arefe günü evimize dönmüştük. Son iftarımızı kalabalık bir şekilde, hep birlikte yaptık. 



Annemin kazasını duyan geliyordu. Bazı günler, 50-70 kişi arasında misafir ağırladık. Annem hep dirayetliydi ve kendini hiç salmadı. Hatta o ailesini ve kardeşlerini teselli etti. Kazanın üzerinden 4 ay geçmesine rağmen, hala kabullenemedim olayı. Televizyon seyrederken bile, her kaza olayında, nefesim tükenene kadar ağlıyorum hala. Hatta bazı günler yataktan bile çıkamıyorum. Günlerce uyuyamıyor ve sonra günlerce yataktan çıkamıyorum. Vicdan azabından ölüyorum resmen. O kazadan bir kaç dakika önce ben girmiştim o arka odaya. Bir kaç saniye durabildim ancak. Sonra panikle çıktım odadan ve annem tekrar girdi. Eger ben çıkmasaydım, belki olmayacaktı diyorum ve vicdan azabından kahroluyorum. Kadere inancım sonsuz. Takdiri ilahi biliyorum ama böyle düşünmeme engel olamıyorum.


Annem hala tedavi görüyor. Yaraları hala tam olarak iyileşmedi bile. Hepimizin hayatı değişti bir günde ve Türkiye yine kabus gibi oldu bana.
Yinede özlüyorm memleketimi ve kazadan önce, dağlarda, meyve bahçelerinde ve köyde geçirdiğimiz o 7 günü….