Montag, 25. August 2014

Birazcık tatil :)




Bazen insanın ufak uzaklaşmalara ihtiyacı olabiliyor. Bizim gibi, taş yığını, insan kalabalığından, rahatlıkla iki adım atamadığınız bir metropolde kalıyorsanız ve çiçek, böcek ve doğa hastasıysanız, üstüne birde ufak çocuklarınız varsa, yeşillik, dağ, orman, çiftlik gibi yerlere gidip, bir hafta sonu tatil havası yaşayabilirsiniz. Almanya'nın bir çok yerlerinde böyle imkanlar var. Ama beni çocukluğumdan beri en çok çeken ve nefes alabildiğimi hissettiğim, Türkiye'nin Karadeniz'ini andıran,  Almanya'nın Schwarzwald, yani Karaorman bölgesi. Bu bölgenin bir denizi eksik, o kadar. Bu bölgede fazlasıyla bir kaç gün için kiralayabileceğiniz daireler ve evler var. Hatta çiftlik tatili veya çocukların katılabileceği etkinliklerin bulunduğu yerlerde tatil yapma imkanınız var. 

Bu sene çocuklar bizden ayrı tatil yapınca, bizimde böyle uzaklaşma imkanımız oldu. Hem aile ziyareti, hem eş dost görmek ve birazda tatil yapma amaçlı bir haftalık bir Karaorman tatili yapmış olduk.
Sadece o yeşilliğin içersinde bulunmak, hergün yürüyüşe çıkmak bile yeterli geliyor insana.









Offenburg'a her gidişimizde eşim, "bu sefer muhakkak Hohes Horn' a çıkmamız lazım" der ve bize birtürlü kısmet olmazdı. Bu gidişimizde kısmet oldu çok şükür. 




Benim en çok hoşuma giden dağ yürüyüşümüz ve o dağın tepesinden kaldığımız köyü seyretmek oldu. Kayra kucağımızda, 547m yükseklikteki Hohes Horn adındaki tepeciğe, sırıl sıklam ve nefes nefese kalmış bir şekilde çıkmak eğlenceliydi. Yıllarca, koşu bisiklet ve gymnastik tarzı spor türü yapmış olmama güvenerek, eşim, "düz yoldanmı çıkalım, yoksa ağaçların arasından mı tırmanmak istersin" dediğinde, "tabiki tırmanalım" diye cevap verdiğime pişman olmadım, her ne kadar idmansız olsam da, yine öyle yorulmak baya güzeldi.

Ve dağın tepesinden, bulunduğumuz köyün görüntüsü....





Dağlar kızı Kayra'nın, Karaorman sefası :)



O an orada olmak çok güzeldi. Zaman durmuştu sanki....





Bu kapının önünden her geçişimizde, arkasındaki hayatları çok merak ettim...





Ara ara böyle kaçamaklar yapmak lazım. Senede bir sefer bile olsa...

Hakkımdaki 20 gerçek. ..

Hakkımdaki 20 gerçeği burdan da paylaşmak istedim.






•1)  36 yaşındayım ( yaşlanmışım yahu )
•2) 2. evliliğim ilk ve sonbaharım.
•3) 4 kendi evladımın, 2 hazır evladın       annesiyim. 
•4) bütün hayatım, Çocuklarım, eşim ve ailem. 
•5) balkonum ve çiçeklerim  yazmak, okumak,  fotoğraf çekmek, araba kullanmak (büyük araba ve dizel motor tercihim) spor yapmak, keyf ve çay sofraları hazırlamak, beni ve ruhumu dinlendiren en çok sevdiğim meşguliyetlerim. 
•6) bıraktığım izlemin aksine, çok çekingenim. 
•7) ilk girdiğim ortamlarda, gergin ve burnu havada bir izlenim bırakmam,  hep çekingenliğimin suçu. 
•8) bana yapılan kötülüğü unutur, sık sık hayal kırıklığına uğrarım. Bu yüzden çok darbe alır, çok acı çekerim ve insanlara yinede güvenirim, çünkü herkesi kendim gibi düşünürüm. 
•9) aşırı hassas, çok fazla iyimser, hemen affedici olmam hem iyi, hemde kötü yönüm.
•10)kendimi savunamayıp, yutmayı tercih ederken, çocuklarım ve aileme gelecek en ufak bir zararda Kaplan kesilir ve ömür boyu unutmam. 
•11) kendimi konuşmaya kaptırdığım zaman, çok yüksek sesli konuşur, çevreye rahatsızlık veririm -_- 
•12) kahve, yaşam iksirimdir. Günde 5-6 kupa içerim. (Şu an bebek nedeniyle sadece 1 kupa içiyorum)☕☕☕☕☕
•13 ) çaysız bir kahvaltı ve akşam yemek sonrası düşünemiyorum. Çayım, ince belli bardakta, şekersiz, kaşıksız ve tabaksız olmalı 
•14) en büyük hayalim, eşim ve çocuklarımla, kocaman bir bahçesi, bahçesinde, çeşit çeşit çiçekler,  ormanı ve gölü olan, mutfak tarafında bir Verandası, verandanın hemen ilerisinde bir salkım söğüt ve Kamelyası bulunan, her çocuğun kendine ait bir odası, odalarına ait banyo ve tuvaleti bulunması. Ilerde, eşleri ve çocuklarıyla geldiklerinde, rahat ve uzun kalabilmeleri... 
•15) ara ara kabuğuma çekilir, dış dünyayla bağlarımı koparırım. (En nefret ettiğim huyum)
•16) çok çabuk karar verir, verdiğim karar yanlışsa, tek kendimi suçlar ve sonuna kadar arkasında dururum.  Kararsızlıktan nefret ederim. 
•17) bulunduğum durumdan memnun değilsem ve değiştiremiyorsam, uzatmadan kabullenir, bizim için böylesi hayr olduğunu düşünür ve iyi yönlerini görmeye çalışırım...
•18) hemen sinir olmam ama sinirli anımda herşeyi yıkabilir ve sonra çok pişman olurum. 
•19) yemek yemeyi çok sevdiğim halde, bazen yemek yemeyi unuturum. Sonra günlerce iştahım kesilir. 
•20) Dertleşemeyi bilemem ama dinlerim.

Ama beni tanımak ve paylaşımlarımın birçoğunu anlamak için, önce blogumdaki hikâyemi okuman gerekir .
www.almangelini.blogspot.de

Samstag, 23. August 2014

Mailand ekmekcikleri...


Mailand ekmekciklerinin tarifini vermeden önce belirtmeliyim ki, el emeği ve ev yapımı ekmeklerin, daha doğrusu, unlu ve mayalı mamullerin uzun zamana ihtiyacı oluyor. Uzun zamandır bu kadar lezzetli ve taze bir ekmek yediğimi hatırlamıyorum. Bu lezzet ve tad beni çocukluğumun lezzetlerine götürdü diyebilirim.

Bu hamurdan 6 tane emekcik çıkıyor. Dileyen malzemeleri ikiye katlayıp, 12 tane yapabilir. Normalde iki ekmekle bir kişi doyabilir. Bana bir tane yetti mesela.

Mailand emekcikleri:

Ön hamur:

150gr, Typ 550 buğday unu.
150gr. Su.
1gr yaş maya.



Bu malzemeleri bir gün önceden yoğurup, 12 saat ev ısısında beklemeye bırakmak gerekiyor.

(almanyada buğday unları böyle numaralı. Normal heryerde bulunan un numarası 405. Bu numaralar unun içersinde bulunan mineralleri belirliyor.)

Anahamur:

Ön hamur,
150gr Typ 550 un,
5g yaş maya,
5gr ekşi maya, (bizde hazır ekşi maya bulunmadığı için sadece 5gr yaş maya kullandık.)
3gr malt. (Biz malt yerine, bal kullandık)
7gr tuz.
15gr zeytinyağı.

Yapılışı:

Maya, ekşi maya ve maltı, ön hamuruyla birlikte yoğurup, sonra unu önce 5 dakika hamur makinasının en düşük aylarında, sonra 3 dakika 2. ayarda yoğurulur. Zeytinyağı yoğrulurken damla damla eklenmesi gerekiyor. Sonunda tuzu katıp, iki dakika,  biraz hızlı bir ayarda devam yoğurmak gerekiyor. Hamurun kıvama geldiğini, yoğurduğunuz kaba yapışması geçince anlıyorsunuz.

Yoğurma işlemi bitince, yarım saat mayalanmaya bırakılıyor.

Yarım saat sonra hamur 6 tane 80gr parçalara ayrılıp, oval bezeler yapılarak, tekrar 10 dakika dinlenmeye bırakıyoruz. 

Daha sonra, her bir bezeyi 50cm uzunluğunda, ince uzun, bir ucu üçgen olacak sekilde, oklavayla açılması gerekiyor. Hamurun sivri ucuna doğru yuvarlayarak kıvırıp üzeri örtülerek, 60 dakika daha dinlenmeye bırakılması lazım. 

60 dakika sonra, keskin bir bıçak ucuyla ekmekciklerin üzeri uzunlamasına ve derin bir şekilde kesilerek, önceden ısıtılmış fırına 250°C den 230°C düşünülerek buharlı bir şekilde 20 dakika pişirilir. Fırının içersinde buhar elde etmek için, diğer bir tepsiye veya borcama su doldurularak, fırının altına yerleştirebilirsiniz.



Pişirildiği gün hazırlama süreci 3 saat. 
Enerji ve malzeme tutarı :1,30€


♡ Afiyet olsun ♡


Dienstag, 19. August 2014

Kendimi dün üç kitapla mükafatlandırdım. 
Bir müddettir kafam çok doluydu. Çocukluğumdan beri, geceli gündüzlü kitap okuyan, her gittiğim yere okuduğum kitapları hediye götüren ben, kitap okuyamaz olmuştum. 
Benim birde bir adetim vardır. Hediye götürdüğüm kitapları parfümler, öyle götürürüm normalde. Kitap için özel kokular alırdım. Hayalim hep bir kitap yazmak ve kitabımın, selpak gibi, Yumoş kokusu gibi, yada hafif bir pudralı bir kokuya sahip olmasıydı. 
Uzun bir aradan sonra, dün anneme giderken kitapçıya uğramadan geçemedim. Bu aralar, Kayra hep kucak isteyip, yumuşup oturduğumuz için, okuyup yazmaya zamanım oluyor. Kitap okumayı baya özlemişim. 
Regalde, 'Papatya Kokulu Hikâyeler' i görünce, isim dikkatimi çekti. Kitabı elime alınca hoş bir koku aldım. Kitabı koklayınca, kokunun kitaptan geldiğini farkettim. Kitabın içinde, hayattan ders veren ufak ufak hikayeler var ve o hoş kokuyla birlikte güzel bir bütünlük sağlıyor. Kokulu kitaplardan 3 tane vardı. Ben sadece bir tanesini aldım, iki tanede ayrı kitap aldım. Her ay kendimi mükafatlandırarak, diğerlerinide almayı düşünüyorum. 
Kitap okumak kadar güzel birşey yok. Insani bulunduğu yerden uzaklaştırıp, farklı alemlere götürüyor. İnsanın ufku genişliyor...

Koku allerjisi olanlar ve migren şikayeti olanlar kokulu kitaplarda biraz dikkatli olmalı. Kokular şikayetleri tetikleyebilir....

Bol kitaplı günler diliyorum :)

Montag, 18. August 2014


Yemek yemek harika birşey. Benim gibi, yemeğin her türünü seviyor ve kendinizi frenleyemiyorsanız. Sık, sık hazmı kolaylaştırıcı, vücuttan su attıran ve mideyi rahatlatan birşeylere ihtiyaç duyacaksınız.
Kayınvalidemde kaldığımız bir hafta içersinde 4 kilo almışım. Kayınvalidem sağ olsun, bizi memnun etmek için çok farklı lezzetler denedi. Günümüz az ve ben çok sık gidemediğim için, aklına gelen herşeyi pişirip önümüze koydu. Hatta son 3 gün öyle stres olduki, aklına gelenleri yediremeyeceği için 3 günlük yemek listesi hazırladı. Böylelikle, günde iki sefer tatlı ikram ettiği saatler oldu. E, benim bünyede bu duruma 4 kilo ile isyan bayrağını kaldırdı tabi :) . Tatlı yemeye alışık değilim çünkü. Abur cuburlu çay sofrası hazırlamayı çok severim, bilirsiniz. O hazırladıklarım dan çoğu zaman fazla birşeyler yemem. Gözüm doyuyor ve öyle ortamlar çok sıcak geliyor bana. O kadarı yetiyor işte bana :D

Bu Sassy suyu resmen kurtuluşum oldu. Instagram da bir kaç kişide görmüştüm ama ciddiye almamıştım. Şimdi ihtiyaç olunca biraz internetten araştırdım ve iki gündür içiyorum. Sonuç şimdiden harika. Ne kadar devam ederim bilmiyorum ama bu kadar rahatlatması bile yetti.

Bu su, Cynthia Sass adındaki amerikan bir beslenme uzmanı tarafından keşfedilmiş. Ismi o sebeble Sassy suyu olarak geçiyor.
4 günde, 3 kilo verdirdiğini iddia edenler var. Özellikle, göbek, kalça ve bacaklarda 14cm kadar incelme sağladığı söyleniyor.
Diyet Uzmanı değilim. Öyle, mucizevi hızlı zayıflamalara inanmıyorum ama bu Sassy suyunun sağlığa faydalı olduğunu ve zayıflamaya yardımcı olduğunu düşünüyorum. Iki günde, iki kilo kaybı oldu bende ama vücut su attığı için ;)

2l su
Birkaç dilim zencefil
Orta büyüklükte bir salatalık
Bir tane ince dilimlenmiş limon
12 tane nane yaprağı

(Ben bebeğimi henüz anne sütüyle beslediğim için, nane kullanmadım. Ve hamile bayanların bu karışımdan kesinlikle uzak durmaları gerekiyor.) 




Bunların hepsi geceden bir Sürahi ye doldurulup, bir gece buz dolabında bekletilerek ertesi gün bu su gün boyu içilir. Bende öğleden önce bitiyor. Ilk bardağı aç karına içiyorum. Içtikten bir 10-15 dakika sonra, acilen wc yolu gözükebilir. Bağırsaklar ilk günden temizlemeye başlıyor çünkü.

500ml suda vücut 50 kalori yakıyor. Zencefilin, bağırsak çalışmasını dengeleyici ve mideyi rahatlatan bir özelliği var. Salatalığın vücuttan su attırıcı özelliğini hepimiz biliyoruz. Ayrıca metabolizmayı da hızlandırıyor. Limon yine bağırsakları çalıştırıyor, hazmı kolaylaştırıyor ve kan dolaşımını hızlandırıyor. Nane ise safrayı artırıyor ve iştah kesici bir özelliği var. Bunların hepsi bir arada zayıflamayı destekleyen şeyler. Herşeyin başı tabi yine sağlıklı beslenmeden geçiyor.

Sağlıklı günlerde buluşmak ümidiyle, sağlıcakla kalın :)

tecrübe ve yorumlarınızı bekliyorum bu arada ;)

Sonntag, 17. August 2014


35 den sonra anne olmak çok farklı. Insan daha hassas oluyor. Her yaşın kendine has bir güzelliği ve zorluğu var haliyle. Bazen korkular fazla olabiliyor. Farklı yaşlarda, 3 çocuk annesi olmak, 4. cü çocukta işime yarar diye düşünmüştüm aslında. 18, 21 ve 27 yaşlarında anne olmuştum ve aradan neredeyse 9 yıl sonra 36 yaşında,  kırka dört kala yeniden anne oldum. Hani tecrübeliyim ya. Hani çok bilgiliyim ya. Herşey daha bi kolay olacaktı tabi. Evdeki hesabın çarşıya uymadığını, aslında çok ama çok tecrübesiz olduğumu hamilelik dönemimde az biraz farketmiştim aslında. Yaş ilerledikçe, şefkat ve merhamet duygusu daha yüksek oluyor. Bebeğimizi kucağımıza aldığımız günden bu yana yatağına bile zor bırakıyoruz. Sivrisinek ısırsa, dünya yıkılıyor sanki. Birazcık ağlasa hepimiz perişan oluyoruz ev içericek. O sebeble çok fena kucağa alıştı. Pusetinde bile taşımak zor oluyor bazen. Illaki sıcaklık istiyor. Illaki anneyi istiyor. En fazla nekadar taşırımki kucağımda? Yürüyene kadar? Iki sene?  Sonra istesemde gelmeyecek. Zaman geri çevrilemiyor. Bu zamanlar çok çabuk geçiyor ve çok çabuk büyüyorlar. 
Böyle sarıp, sarmalayıp taşımayı hamileligimden beri istiyordum. Bir türlü alma fırsatım olmamıştı.  Dostum, canım arkadaşım, kötü gün dostum sağ olsun. Kendi oğluna kullandığı bu bebek taşıma bezini vermekle çok büyük bir iyilik yaptı bize. Anlatılması mümkün olmayan  çok güzel bir duygu. Kucakta taşımak gibi zor olmuyor. Ağırlık dağıldığı için taşımak kolaylaşıyor. Ve bebeğinizi yanınızdan ayırmadan rahatlıkla yürüyüş yapabiliyorsunuz. Hatta bazı ev işlerinide bu şekilde yapmak kolaylaşıyor.... Bebeğinizi nasıl bu şekilde sarabileceğinizi açıklayan, resimli ve videolu bir post yakında gelecek inşallah.... 

Sonntag, 3. August 2014

The enemy inside...




Hayatın beni en acımasız birşekilde sınadığı bir dönemdi yine. Sık sık hastaneye yatmıştım. Birkaç sefer çocuklarımın gözü önünde ambulansla kaldırılmıştım hastaneye. Eşim henüz yanımıza tam olarak gelmemişti, çünkü memleketinde çalışıyor ve iki üç haftaya ancak gelebiliyordu. Ben, çalıştığım işten sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalmış, ve instagramla o işyerindeki değerli bir arkadaş dolayısıyla tanışmıştım.
Herşey aslında çok karışıktı. Üzerimizde ki 400 km uzaklıktan gelen çevre baskısı çok yüksekti. Çünkü, birsürü yalan vardı konuşulan ve iftira.
Kötü bir evlilik bırakmıştım geride. Bu evlilik bana çok şeye mal olmuştu. Benimde birçok hatam olmuştu elbette, bedelini çok ağır ödediğim. Sütten çıkmış ak kaşık değilim. Hiç kimse değil. Kiminin büyük günahları var, kiminin küçük. Rabbim nasuh tövbesi edip, doğruyu bulanlardan eylesin.

Sağlığım gitmişti elden. Çocuklarım çok yıpranmıştı. Şimdi, tam mutlu olmuşken, çirkin saldırılarla uğraşıyorduk. Facebook, e-mail gibi internet üzerinden de birsürü saldırı geliyordu. Tanımadığım, beni tanımayan insanlardı hepsi. Hatta, bu saldırılardan dolayı, kızımı bir gün acilen hastaneye bile götürmek zorunda kalmıştım. Kendimi hiçbir şekilde savunmam ve tanıtmam mümkün değildi.

O zamanlar, söylediğim gibi, instagramla yeni tanışmıştım.  Zaten fotoğraf hayatımın bir parçası olduğu için, bu platform benim çok hoşuma gitmişti. Henüz tam olarak çözememiştim. Facebook gibi değildi. Zorlandım biraz. Çok şeker insanlarla tanıştım. Account'um kapalıydı. Sadece bayanları kabul ediyordum ama kimseyi tanımıyordum. Hatta, bazı accountların fake olduğunu, yine birilerinin hayatıma bu şekilde sızdığını anlayamamıştım. Bunu farkettiğimde yine yıkılmış ve insanların neden bu kadar kötü olduğunu anlayamıyordum, ki buna hala bir anlam veremiyorum.

Kendimi birşekilde savunmalıydım ama nasıl? Instagramdan sık sık,  abla eşinle nasıl tanıştın? Abla, neden ayrıldın? Abla, eşin almanmı? Abla, eşin müslümanmı? Gibi bir sürü soru geliyor ve cevap vermekte zorlanıyordum.

Birgün eşimle konuşurken bana dediki, "Aynı bana yazdığın gibi, hayatını yazsana sen.". Biz evlendikten sonra birbirimizi tanımak için fazla zamanımız olmamıştı. Hala ayrıydık. Benden ona kendimi ve hayatımı anlatan bir mail yazmamı istemişti. Bende ona fotoğraflarla hayatımı anlatan bir mail yazmış hazırlamış, göndermiştim. O zaman bana, "sen yazmalısın. Hatta, kitap yazmalısın demişti. Şimdi, yine benden yazmamı istiyordu. Kendini tanıtmak ve savunmak için bunu yapmalısın... Birde bizim hikâyemnizi, bizden dinlensin ler. Yine herkes inanmak istediğine inanacak ama en azından kendini savunmuş olursun." Demişti.
Hikâyemi bu sefer yeniden ve türkçe yazdım. Yazarken çok dikkat etmeye çalıştığım nokta ise, kimsenin hatasını acmamaya çalışmaktı. Herkes kendi yaptığından sorumlu ve bir başkasının ayıbını açmak, beni ondan farklı kılmaz.

Hikâyemi yazmakla çok fazla birşey değiştiremedim belki ama bize gelen saldırılar durdu. Yazmak bana terapi gibi geldi. Bu saldırılara sebeb olan insan aynı şekilde devam etti ve ediyor ama çevresinde sadece kendi arkadaşları haricinde, kimse ehemmiyet vermiyor söylediklerine. Ve dün tesadüfen öğrendikki, asıl düşman ve bize zarar vermeye çalışan kişi eşimin çok yakınından birisi. Vefa kalmamış artık. Sırf zarar vermek adına ve dedikodu yaymak için, eşimin eski eşiyle hala görüşüyor. Düşman içimizden biri ne yazıkki. The enemy inside. Eğer bazı şeyleri bilseydi, hayatı alt üst olurdu,  en büyük düşmanı o olurdu. Asıl kendine zarar verdiğinin farkında değil. Ayrılık ve boşanmalar, bizim yanlış seçimlerimizden dolayı, çevrenin etkisi, ve bir çok nedenden dolayı, günümüzün  kaçınılmaz bir parçası. Eşler ayrıldıktan sonra, aile ve eş dost nasıl davranmalıyız bilmiyoruz. Günümüzde, arkadaş ilişkileri bile sapıttı iyice. Ama şunu bilmeliyiz ki, çevrenin vefası veya vefasızlığı, ayrılan çiftlerin hayatını birebir etkiliyor.



Rabbim hakkımızda hayırlısını versin ve iyi insanlarla karşılaştırsın. Aileni seçemiyorsun ne yazıkki. En iyi yapabileceğin şey, bazı insanları hayatından uzak tutmak….

https://www.facebook.com/pages/Almangelini/209543625888015