Montag, 12. Januar 2015

Vefasızlık diz boyu!



-Sene 2000, ortanca oğlum 2 yaşında. O sene yaz tatili için Türkiye'ye gidiyoruz. Tatile yolculukta başlayalım istedik. Suyu, yüzmeyi, gemi yolculuğunu ve uzaklara dalıp gitmeyi çok severim. En büyük hayalimdir, bir dağın eteğinde, bir yanı ormana dayanan, arkasında ufak bir göl ve uçsuz bucaksız bir manzarası olan bir evde yaşamak. 
O senelerde Bulgaristan ve Yunanistan oldukça karışık. Gurbetcilerin çilesi anlatmakla bitmiyor. Darb, gasb ve tecavüz hikâyelerinin binini dinliyoruz. "Allah'ım olamaz onların başına da mı gelmiş" diye üzülmekten imanımız gevremiş, artık üzülmekten bir hal olmuşuz. Ama yinede vatan hasreti işte. Insan memleketini özlüyor. Havasını, suyunu, toprağını ve insanını özlüyor. Yinede birşekilde gitmek istiyorsun. Iki 3 çocuk oldu mu uçakla gitmek çok pahalı. 3000 km aşıp, memlekete varınca bitmiyor olay. Orada bir noktadan diğerine ulaşmak için vasait lazım. Para kolay kazanılmıyor. Ama insan yinede memleket hasreti çekiyor işte. 
Dedim ya, tatile yolculukta başlayalım istedik ve Italya'dan bir gemide yer ayırttırdık. Çocuklar için animasyon gibi programlar var. Herşey çok güzel başladı. Güvertede kendime sabit ve kimsesiz bir yer seçmiştim bile. Dalıp gitmek, hayal kurmak güzeldi öylesine. Öğleden sonra çocuklar için havuzu doldurdular. Nasıl seviniyor çocuklar. Çocukları hazırlayıp, can yeleklerini giydirdim. Ikiside yüzme biliyor aslında ama babaları onlarla birlikte girdi yinede. Ne olur ne olmaz diye.  Havuzda sadece çocuklar ve birkaç baba var. çevrede bir sürü insan. Gemi yolcularının %90 Türk. Tam suya girdikten 15-20 dakika sonra o zamanki eşimi çağırdılar anonsla. Arabanın ritiptik işlemleri ve gümrük geçiş karnesi için. Ben havuzun kenarında bekliyorum ama içim rahat değil. Bir ara oğlum merdivene doğru yöneldi. Tırmanırken ayağı kaydı, sırt üstü düştü ve kafasını çarptı. Suda çırpınıyor. Panik yaptı ve kalkamadı. Çevrede onca insan sadece seyrediyor. Bir tane insan kurtarma teşebbüsünde bulunmadı. Ayakkabı ve kıyafetlerimle suya ben atladım ve kurtardım evladımı. Ayağımda topuklu yazlık ayakkabı vardı. topukları kırılmış ve ayakkabılar ayak bileklerimden yukarıya kaymıştı. Çocuğum kucağımda Sudan çıkmaya utanıyorum, çünkü kıyafetim üzerime yapışmıştı.

- sene 2007, ilk kanser teşhisi ve çevremde kimse kalmamış. Ne kanında var vefa, nede soyunda. Yoksa içinde Allah korkusu, merhamet ve insanlık, dinin, dilin ve ırkın beş para etmiyor. 

-sene 2011 kızımın okulunda din düşmanı bir Türk öğretmen. Sınıftaki, hatta okuldaki bütün müslümanlara eziyet ediyor. Kızıma çok büyük bir hakaret ve haksızlık yaptı. Mücadeleci bir yapıya sahip olduğum için susmak istemiyorum. Hem diyorum ki, Susarsak, bizden sonrakilere yaptığı eziyetten  bizde sorumluyuz çünkü. Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşamasın. Kardeşimin kanını emdiği için kafasını ezelim onun. Kızımın sınıfındaki bütün müslümanları arıyorum şahitlik yapsınlar diye. Istisnasız hepsi aynı şeyi söylüyor, "bizi bulaştırma bu işe. Bizim de başımız yanar"... Anlayamıyorum bir türlü. Nasıl böyle bir sorumsuzluk olur. Insanlar nasıl böyle bencil olur.  Hani din kardeşiydik biz? Hani Türk türkü tutardı? Hani biz daha vefalıydık? Hani farklıydık biz? Hani türkün en kötüsü almanın en iyisinden daha iyiydi? Iki alman kızı, bir Yunan ve Arjantinli bir öğretmenin yardımıyla attırdım öğretmeni okuldan. Vefasızlık diz boyu.  

- sene 2014. Doktordan dönüyorum. 7 yıl sonra ilk sefer kan tahlilim temiz gelmiş. Öyle mutluyum ki, kendi kendime gülüyorum resmen. Bebeğimde yanımda. Tramvaya biniyorum. Öğle vakti. Çok kalabalık olmasada, yine baya insan var. Bir kaç tanede Türk var tramvayda. Gurbetciysen eğer, gözün heryerde bir Türk arar herzaman ve görünce de rahatlarsın. Bazen gurbetteki dostların akrabadan öte olur. Hatta düğünlerini bile onlara göre ayarlarsın. 
2-3 durak sonra bir grup 15-16 yaşlarında, kamuflaj kıyafetleri, asker Botları ve saç kesimleriyle aşırı sağcı Nazi gruplarına ait oldukları belli olan alman gençler biniyor Tramvaya. Bindikleri kapının karşı çaprazında oturuyorum ve direkt göze çarpıyorum. Bebeğim pusetinde uyuyor. Ayağımla hafiften puseti bir başka kadının önüne itiyorum. Gençler beni farkettikler ve tramvay yeterince kalabalık değil. Parmaklarını sapan olarak kullanarak, ellerindeki lastikleri yüzüme atıyorlar. Tramvaydaki diğer insanlar başka yerlere bakıyor ve saldırıyı görmemezlikten geliyor. Bir dahaki durak geldiğinde, kapılar kapanmadan bebeğimi kapıp nasıl kaçtığımı hatırlamıyorum bile. Aklımda kalan 3 tane türk erkeği vardı o tramvayda. Yokmu sizin bacınız, ananız, eşiniz  veya kızınız? Aynı şey onların başına gelse, o zamandamı görmemezlikten geleceksiniz? Hani vefa? Hani biz birbirimize sahip çıkıyorduk? Noldu şimdi?  Konuşmaya gelince, kimse mangalda kül bırakmıyor. iş icraata gelince, herkes fare kesiliyor. 
2014 yılında, 3 sefer böyle saldırıya uğradık tramvayda. Sadece bir sefer şemsiyeli yaşlı bir teyze koştu imdadımıza...

-sene gelmiş 2015 lere ve yine birşey değişmemiş. Vefasızlık diz boyu. Merhametten yoksun bencil insan dolu ortalık. Hasretiyle yandığım memleketimin insanı beni hala yolunacak kaz gibi görüyor. Gurbetcilerin döndüğü hafta, pazardaki satıcılar, "Almancılar döndü artık, herşey yarı fiyatına" diye bağırıyor. 

Kimse bana Almanlar vefasız, merhametsiz diye bahsetmesin. Vefa ve merhamet bir millete has bir duygu değil. Vefa, insan olan insanın içinde olan bir haslet. Zeki insan hiç bir zaman ırkçı olamaz zaten. Her milletin kendine has bir güzelliği var. Hepimiz politikanın elinde birer maşayız ve bizim ırkçılık damarımıza basarak kullanıyorlar bizi. Vefasızlık ve merhametsizlik bizim içimizde de var. Ortalığın bu kadar karıştığı bir dönemde, müslüman olarak tutmamız lazım birbirimizi. Insan olmayı unutmamak lazım. Yarın mahşer gününde Türk olduğun için geçmeyeceksin sırat Köprüsünü. Kul olduğun, hakiki müslüman olduğun zaman geçebileceksin....

Dienstag, 16. Dezember 2014

"üşüyorum anne"


Büyük kızımı çok basit bir sinüzit ameliyatına gönderirken zorlandım. Kucağımda bebekle, yalnız başıma hastanede beklemek, yine bir yükün altından yalnız kalkmak ağır geldi nedense. Uzun bir müddet, hastane,  doktor yüzü görmek istemiyorum artık.  Boğazımda bir yumruk, bağrımda bir ağrı ve nefes darlığıyla hastane koridorları dar geldi bana.
Bebeğimi giydirip, kendimi sokağa  nasıl attığımı hatırlamıyorum. Nefes alamıyordum resmen. Neden sonra aklıma geldi,  bu bir panik ataktı ve nefes alabilmek için kendimi meşgul etmem gerekiyordu. Öyle söylemişti doktorum.  Eşimi aradım. Ulaşamadım. Muhtemelen ofsinde değildi, yada iş yerinde olduğu için telefonunun sesi kısıktı. Tam telefonumu çaresizlik içersinde çantama atıyordum ki, birden çalmaya başladı. Arayan eşim di. Bana birşeyler anlattı. Herşey yolunda gidecek, buda geçecek  dedi. Hatta güldürdü beni bir ara. Nefes alabiliyordum artık. Sonra, telefonunun sesini açık bırakacağını söyledi ve kapattık. Yeni farkediyordum. Çise çise Yağmur yağıyordu. Islanmıştım baya. Hatta burnumun ucundan yağmur damlaları damlıyordu. Ama içimde hala bir sıkıntı. Kızım, verdikleri sakinleştirici nin yan etkisine uğramış, ağlayarak girmişti ameliyata. Ameliyata girmesi ve çıkışıyla birlikte iki saati bulur demişti hemşire. Nasıl içim yanıyor du öyle. Sokakta koşuşturma içersinde olan  insanlara bakıyorum bir müddet. Giyim tarzlarına bakılırsa, hava oldukça soğuk olmalı. Ben ise terliyorum. Hasta olmayacağımdan emin olsam, üzerimdeki ince deri ceketi bile çıkarıp atmak istiyorum. O denli içim yanıyor. Bir ara rotasız bomba gibi dolanıyorum öyle.  Allahtan bebeğim uyumuş. Biraz rahatlıyorum. Aklım hep büyük kızım da. Içimden bir ses sürekli , üşüyor mu acaba, diye beni tırmalıyor sanki. Bir telaşla dükkanlara, mağazalara  girip çıkıyorum. Büyüğüm için battaniye arıyorum. Ameliyattan çıkınca üzerini örteceğim. Aslında, hastanede ikinci bir yorgan veriyorlar üşüyünce biliyorum ama o şimdi yumuşacık birşeyler ister diyorum ve devam arıyorum. Nihayet buldum bir yerde. Üzerinde sevgi yazıyor, evim yazıyor felan. Birde öylesine yumuşak ki, tam onun sevdiği gibi. O ara bebeğim uyandı. Karnı aç ve süt için mızıldanıyor. Daha ağlamaya başlamadı henüz. Biraz başım dönüyor gibi oluyor. Sanki içim Kıyılıyor. Sonra hatırlıyorum, ben bugün ekmeği suyu unutmuşum yine. Bir yerlere girip, hem kendi karnımı hemde bebeğin karnını doyurdum. Ama olacak gibi değil. zaman geçmek bilmedi bir türlü. Yavaş yavaş yine hastanenin yolunu tuttum. Kızımın  odasına girdiğimde daha gelmemişti. Ama ben biraz daha sakindim. Battaniyesini açıp yerleştirdim Sandelyesinin üzerine. Onun eşyalarını seyrederek beklemek daha bir zor geldi. Sonra getirdiler kızımı odaya. Herşey yolunda geçmiş. Ağlayarak gitti, ağlayarak geri geldi. Güzel birşeyler mırıldandı ve yeniden uykuya daldı. Uykusunun arasında, "anne, üşüyorum battaniye getir" dedi birkaç sefer. Sonra tamamen kendisine geldiğinde, "anne, biliyormusun? Ben bugün çok üşüdüm dedi. Ameliyat öncesi biraz bekletmişler ameliyathanede. Beklerken baya üşümüş. "Anne, bana battaniye getir" demiş bir kaç kez. Ben yoktum ki. Sonra ona aldığım battaniyeyi görünce çok sevindi. Öğle namazını eda ettikten sonra yeniden uyudu. Sımsıkı örtüm üzerini yeni battaniyesiyle ve eve döndüm. Ben çıkarken uyumuş tu bile. Rüyasında bembeyaz  bir Kasımpatı tarlasında koşarken görmüş kendisini. Uyandığında babası yanındaymış ve elinde bir buket beyaz Kasımpatıyla gülümsüyormuş ona...


Dienstag, 4. November 2014

Bebek mevlüdümüz...




Geçtiğimiz hafta yoğun bir hazırlık ve koşturmaca içersindeydim. Bir çok şeyi yetiştirmeyeceğim diye çok korktum ama çok şükür herşey, aksiliklerle birlikte, yolunda gitti.
Mevlütten bir gün önce artık ayakta durmaya halim kalmamıştı.



 Kayra daha doğmamıştı okutacağımız mevlüdün hayalini kurduğumda. Kardeşimle birlikte bebeklerimize mevlüt okuturuz diye hayal etmiştim. Aralarında sadece 18 gün var. Sonra birşeyler birşeyler girdi araya ve uzadı gitti mevlüt okutma hayali. Ama hep aklımda biryerlerde kaldı tabi. Ilk fırsatta da, biraz gecikmeli de olsa gerçekleştirebildik dün en nihayetinde :). Bir kaç zorluk girdi araya ama yinede aksamadı hiç bir şey çok şükür.

En çok şerbet şişelerine özendim. Şişeler düşündüğüm den çok daha güzel oldu. Şerbetimi bazıları çok tatlı bulsada (adı üstünde, şerbet bu, tabi tatlı olacak), çok beğenildi ve çok ilgi gördü.



şerbeti bir gün önce hazırlayıp, geceden şişelere doldurdum. Tercihim Limonlu, tarçınlı ve naneli bir Osmanlı şerbetinden yana oldu.



Kurabiyelerimizi ve pastamızı son anda kendimiz yapmak zorunda kaldık.
Ilk deneyim olmasına rağmen, hem çok lezzetli oldular hemde görsel olarak başarılıydılar...











Şimdi hayallerim kayranın ilk doğumgünü yönünde. Şimdiden bir çok şey var aklımda. Özellik eşim için doğumgünleri oldukça önemli olunca, özel birşeyler hazırlamak şart oluyor. Bakalım neler yapabileceğiz :)


Masamız bu haliyle içimize çok sindi ama yeterince fotoğraf çekme fırsatım olmadı malesef.

Birde yengemizin, yani eltimin yaptığı ve çok beğenilen cake pops'larımız vardı. 


  

Cake pops' ların tarifini de buradan hemen verebiliriz ;) yapımı biraz sabır istiyor ve uğraştırıyor.

Çikolatalı Cake pop:
Hamuru:
●250gr tereyağı
●200gr şeker
●4 yumurta
●250 un
●1 tatlı kaşığı kabartma      tozu
●50gr kakao tozu
●1 fiske tuz

Kekin içine karıştılacak krema:
●100gr Butter
●50 gr çikolata
●250  Labne peyniri (Frischkäse)
●200gr pudra şekeri
●1/2 tatlı kaşığı vanilya şekeri

Süsleme için:
●400gr çikolata (Kurvetüre)
●200gr beyaz çikolata (Kurvetüre)

Yapılışı:
Tereyağı, yumurta ve şeker mixerde çırpıldıktan sonra içerisine, un, tuz, kabartma tozu ve kakao ilave edilir. Bütün malzemeler karıştılıp, yağlanmış kare bir kek kalıbına dökülerek 40 dakika fırında pişirilir. 
Kek fırından çıkarıldıktan sonra soğumaya bırakılır. 

Daha sonra krema için, oda ısında erimiş olan tereyağı mixerde Çırpılıp, mikro dalga fırında  eritilmiş olan çikolata, diğer malzemeleride ilave edilerek karıştırılır. 

Cake popslar için: soğumuş olan kek bir kabın içersinde olabildiğince ufalandıktan sonra hatırlanan krema ilave edilerek yoğrulur. 
Hazırlanan yapışkan Cake pop  hamurundan 3-4 cm büyüklükte bezeler yuvarlanarak dinlenmesi için tepsiye dizilir. Eğer hamur çok cıvık ve yuvarlanamayacak kıvamındaysa, yarım saat buz dolabın da bekletilir.  
Bezeleri süslemeden önce yarım saat tekrar buz dolabın da bekletilir. 

Bir kap içersinde eritilen çikolataya çubuklar bir parmak genişliğinde bastırılıp bezelere batırılarak tekrar çikolatanın soğuması beklenir. Daha sonra çubuklara takılı olan Cake popslar eritilmiş çikolataya daldırılıp  bardak veya daha önce hazırladığınız straforlara batırılarak çikolata soğumadan isteğe göre süslenir.
Özel günler ve Doğumgünlerinde misafirleriniz için hem çok lezzetli, hemde göze hoş gözüken kaçınılmaz bir lezzet. Simdiden afiyet olsun.

Montag, 20. Oktober 2014


Çay, çocukluğumdan beri hayatımın vaz geçilmez bir parçasıdır. Her çayı içemem mesela. Hakiki, bildiğimiz türk çayı olmalı hep. En sevdiğim çay, çay çiçeğidir. Yeni çıkan türk çaylarını dener, yine çay çiçeğime dönerim. Çaydanlıkta su kaynarken, üstte, demlikte hafif kavrulmalıdır çay. Sonra kaynar suyu üzerine döktüğün an bütün mutfağı buram buram bir çay kokusu kaplar. Işte o an ki iç huzurunu ve beni çocukluğumdaki büyüklerin çay muhabbetlerine götüren o anın tarifi mümkün değil. Çayın önemli bir yeri vardır hep hayatımda. Hatta yolculukta bile küçük bir tüp ocak, Çaydanlık ve çayımı taşırım yanımda. Sonra, güzel bir yerde mola verip, çayı ateş üzerinde demleyip, o anın keyfini çıkarmak paha biçilemez bir değerdedir. Böyle yolculuklarda, çayın yanına tam türk usulü sucuklu yumurta bile pişirmişliğim vardır.
Güne kahveyle başlasam bile, çaysız kahvaltıya oturamam mesela. Yorgun bir günün sonunda yorgunluğum ancak çay keyfîyle çıkar. Çaysız bir akşam düşünmem mümkün değil.

Hal böyleyken ve çay aslında en önemli kültürümüzün vaz geçilmez bir parçasıyken, biz bile, bize ve kültürümüze ait olan, çayı tam anlamıyla tanıtamamışken, çayı ve kültürümüzü, "elin amerikalısı" tarafından tanıtan, "Bir Çay Daha Lütfen" isimli bu kitabı çok merak etmiş ve okumak istemiştim hep. Topraklarımızda 30 yıl yaşamış, kendisini Türkiye'ye ait gören, Türkiye'den, Türkiyem diye bahseden, bizim çayımızı dünyaya tanıtan bu kadın kimdi?
Biz Türkler için bu kadar önemli bir değeri olan çayı, yabancı bir kadının gözünden okumak çok farklı geldi bana. Yanlış anlaşılmasın, sadece çayı anlatmıyor kitabında Katharine Branning, namı diğer Kadriye hanım. Anadolu topraklarına, onun kültürüne ve insanına aşık bir kadın. Türkiye aşkını dile getirmiş bu kitapta. Kitabında,  18. yüzyılda, ülkemizde yaşamış bir İngiliz sefirinin eşine, Lady Merry Montagou ile hayali bir arkadaşlık kurup, ona hitaben yazdığı mektuplarda aslında Türk halkına sesleniyor.
Ülkesini ve kültürünü tam anlamıyla tanımaya ve yurt dışında yaşayan benim için, yabancı birisi tarafından yazılmış ve herşeyiyle benimsenmiş ülkemi bu kitapta fotoğraf fotoğraf okumak çok güzel. Fotoğraf diyorum, çünkü, kelimelerle ülkemizin fotoğrafını yazmış....

Donnerstag, 9. Oktober 2014

Çikolatalı pastayı ezelden beri çok severim. Denemediğim tarif kalmadı yıllardır ama bir türlü istediğim ve hayal ettiğim pasta tarifini bulamadım. sonrada pes ettim. Ama yinede ara ara denedim birşeyler.
Eşimle evlendikten kısa bir süre sonra onun memleketine, onu ilk ziyarete gittiğim bir yolculukta, trenin Cafeteria'sında bir pasta yedim. Harikaydı. Tam hayal ettiğime yakın kıvamda bir lezzetti. Sadece biraz kuru gelmişti bana. Bir dilimde eşim için alarak indim o gün trenden.
Dönüşte aynı pasta yoktu. Çok üzülmüştüm. Düşündüm durdum nasıl o kıvamı tutturum diye.  Bir kaç hafta yine denedim birşeyler ama hep birşey eksik. Ya çok yumuşak, ya çok hamur, ya çok ince, ya çok kuru, yada çok kekimsi bir kıvamda birşeyler çıkıyordu ortaya. Pes edip edip, aradan biraz zaman geçince yine deniyordum hep. O hoşuma gitmeyen pastalarım begeniliyor, hatta tarif bile veriyordum.

Uzun lafin kısası, yine günlerdir aklımda çikolatalı pasta dolanıp duruyordu. Hadi dedim, kaldığın yerden devam et. Bu sefer tutar belki. Öyle de oldu cidden. Tam istediğim kıvamı ve lezzeti tutturdum bu sefer Elhamhadulillah. Umarım, sizlerde beğenirsiniz.
Tecrübelerinizle bana geri dönüş yapar ve etiketlerseniz sevinirim.

Çikolatalı yaş Pasta:

4 yumurta sarısı
4 yumurta beyazı
1 Türk fincanı sade kahve
Bir su bardağı süt
Bir su bardağı şeker
Iki su bardağı un
Iki yemek kaşığı su
Iki yemek kaşığı patates nişastası
Iki yemek kaşığı bitter kakao
150 gr sütlü çikolata
150 gr bitter çikolata
150 tereyağı
Bir çay kaşığı kabartma tozu
Iki fiske tuz

Üzeri için:
150gr sütlü çikolata
150gr bitter çikolata
4 yemek kaşığı süt

Süt ısıtılarak içersine, ufalanmış çikolataları, kahveyi ve tereyağını ekleyerek eritilir. Ve soğumaya bırakılır.

Ayrı bir kapta yumurta beyazını bir fiske tuzla birlikte, mikserle kar beyazı kıvamına gelinceye kadar çırpıp, yavaş yavaş, şekerin yarısı ilave edilir.
Yine ayrı bir kapta yumurtanın sarısı, bir fiske tuz ve şekerin diğer yarısı ayrı bir kapta mikserle köpük haline gelene kadar çırpılır.

Yumurta sarısı karışımı ve soğumuş çikolata karışımı, yumurta beyazına ilave edilerek, yavaş yavaş bir spatula ile karıştırılır. Daha sonra üzerine, su, kakao, un, nişasta ve kabartma tozu süzgeçten eklenerek ilave edilip, yine yavaş yavaş spatula ile karıştırılır.

Çapı 28cm olan yuvarlak pasta kalıbı yağlanarak içersine pasta hamuru dökülür ve önceden ısınmış 160° fırına sürülerek 40-50 dakika arasında pişirilir. Pişirme süresi fırından fırına değişebilir. Bir 35-40 dakika sonra, pastaya bir çöp batırılarak bu kontrol edilebilir.
Pasta fırından çıkarılıp soğumaya bırakılır.

Pastanın üzeri için süt ve çikolatalar benmari usulü eritilir ve pasta soğuduktan sonra kalıbın çerçevesi yeniden geçirilerek üzerine eriyen çikolata dökülür. Çikolata pastanın üzerini tamamen kaplayınca çerçeve çıkarılarak, çikolatanın estetik bir şekilde kenarlara akması sağlanabilir.

Size şimdiden afiyet olsun.



Montag, 15. September 2014

Allahümme ecirna min şerrün nisa!

Bildiginiz gibi sizlerden çok mail alıyorum. Birçoğunuza hemen dönemesem bile, hepinize zaman buldukça tek tek dönüyorum. 
Işte, bu maillerden birine cevap vermekte oldukça zorlanmıştım bir kaç ay önce. Arkadaştan izin alarak (kendisine takma bir isim vereceğim, yoksa anlamak zor oluyor), ismini ve yaşadığı ülkeyi gizlemek şartıyla, instagram takipçilerimden yardım almıştım. Kendisi çok zor bir durumdaydı. Kilo verip, uyku uyuyamaması, ne kadar zor durumda olduğunu açıkça gösteriyordu. Bir şekilde yardım etmek şarttı. Çünkü, bir çoğunuz ve evli olan her kadının Ayşe'yi rahatlıkla anlayabileceği bir durum. Hiçbirimizin böyle bir duruma düşmek istemeyeceği kesin. Özellikle aile içi ilişkileri yürütmenin çok zor olduğu bir dönemde, birde böylesi bir sıkıntı yaşamak çok daha zorlaştırıyor ilişkileri. Ne demek istediğimi postun sonunda daha iyi anlayacaksınız eminim. 



Gelen mail de bunlar yazıyordu -"Merhaba. Sana yazıp yapmamakta çok zorlandım. Sen beni anlarsın diye düşünüyorum. Psikolojim bu aralar çok bozuk. 7 yıllık evliyim. Eşimle çok mutluyuz. Huzurumuzu kaçıran, yada daha çok benim huzurumu kaçıran biri var. Bunu sana anlatabilmek için hikayenin tamamıni anlatmam lazım. Kaynım benden 10 yaş küçük abisinden 12 yaş küçük. Abi kardeş çok düşkünler birbirlerine. Aynı işte çalışıp aynı hayalleri kuruyorlar. Çok iyi anlaşıyorlar. Beni yenge gibi değil, sanki öz ablası gibi.Seviyor. çok saygılı, efendi biri. 16 yaşındayken bir kızla tanıştı. 5 yıl, gizli çıktılar. Iki yıl öncede çok zor şartlar altında evlendiler. Şimdi herşey yolunda. Mutlular Elhamdulillah. Yanliz beni çok rahatsız eden bir şey var. Eltim kocamdan 13 yaş küçük. Minyon tipli olduğu için, herkez çocuk gibi görüyor onu zaten. Eşime çok yakın davranıyor. Hatta abi demek yerine,  ismiyle sesleniyor. Öyle normal ismiyle de değil. Annesinin veya yakın arkadaşlarının ona verdikleri takma isimle sesleniyor. Çocukca sesiyle gülerek kocama her seslenişinde tüylerim tiken tiken oluyor. Bu aralar herseferinde başım dönmeye başladı. Bizim çocuğumuz olmadı. Onun baskı zaten çok üstümde. Ama kocam beni şimdiye kadar hiç inciltmedi. Süprizler yapar hediyeler alır. Eltimin bu davranışı uyku bırakmadı. Aylardır uyuyamıyorum. 10 kilo verdim üzüntüden. Devenin aklına karpuz Kabuğu getirmek diye bir söz var. Ondan korktuğum için, kocama rahatsız olduğumu söyleyemiyorum. Eltime hiç birşey diyemiyorum kardeşlerin arasına girmekten korkuyorum. Kaynanamla çok iyi anlaşıyorlar. çocuğumuz olmadığı halde, kocam bana çok düşkün olduğu için, Kaynanam beni sevmiyor. Bana bir akıl ver nolur. Aklımı oynatmak üzereyim."

Biraz Ayse'yle yazıştıktan sonra, anladımki eltisi sorun çıkarmak için bilinçli yapıyor bir çok şeyi. Eltisi yurt dışında eğitim almış ve dinle alakası yokmuş. Kayinvalide ilk baştan eltisini kabul etmediği halde, Ayşe'nin yardımıyla arayı bulup, evlendirmişler kayınıyla. Eltisi aileye gelene kadar,  kayinvalidesiyle arası çok iyiymiş aslında.  Eltisinin ilk sene hemen çocuğu olmuş ve ardından hemen birtane daha gelmiş. Bebek olunca kıymete binmiş. Aynı yerde kalmaları ve eşlerin işlerinin ortak olması durumu dahada çıkmaza sokmuş sanki. Eğer uzağa gidersek, eşim biter demişti o zaman. 

Çok zor bir durum. Aslında saygı ve terbiye sınırları bir hayli aşılmış. Burda en güzel kural,  dinimize uymak diye düşünmüştüm ve yine aynı düşünüyorum yine. 

Yardımcı olmakta zorlandım. Yanlış birşey söyleyip, aile içi huzursuzluğa neden olmaktan korktum. Eltisiyle konuşsa durum daha kötüye gidebilir. Beni kıskanıyor, yok yere huzursuzluk çıkarmak istiyor, diyebilir. Kayinvalidesi de aynı şekilde. Eşiyle konuşsa, korkularında haklı, şimdiye kadar farketmediği birşeyi farkedip, ilgi farklı alana gidebilir. O gün çaresizlikten ruhumun nasıl yorulduğunu anlatmam mümkün değil. Hatta bu olay beni günlerce meşgul etmişti. 

Instagram takipçilerimden yardım amaçlı bir kaç yorum geldi. 

Yorumlardan bir kaçı:

" Ben olsam uzak bir yere taşınırım hemen o zaman daha rahat eder bence." 

 " Ilk önce rabbim tez  zamanda gönlünüze göre evlat verir insallah. Bu durumu içine kapatarak ve kendini hasta ederek çok büyük haksızlık etmişsin kendine bacım. Allahım sana dil vermiş akıl mantık vermiş. Seni rahatsız eden durumlara karşı sakın susma. Bu cana zulum etmeye senin bile hakkın yok. Rabbim bu canı emanet etmiş bize. Kıymet bilmek lazım. O kızın yaptığı terbiyesizlik gercekten.  Eger güzel ve iyi niyetlilik yaramiyorsa inanki bana her seslenişinde ağzınin üstüne ellinin tersiyle bi Osmanlı tokatı çok güzel işe yarayacak ;) Allahim başka dert vermessin. Amin"

" Eltisini karsisina alip duzgunce konusmali ve biraz onlardan uzak durdurmali esini yasi kucukse zaten oyle cahillikleri olur esine guveniyorsa sorun yok cocuk icinde Allah a dua etmesi gerekiyor herseyi Rabbine birakirsa duzelecektir @almangelini"

" @almangelini hanimefendi aileye yakin  ve kendisinin de guvendigi biriyle konusacak durumu anlatacak, aileye yakin olan bu kisinin yaninda elti abi konumundaki kaynina ismiyle hitap ettiginde o kisi ciddi ve acitici sekilde uyaracak, yada asagilayacak, yada guzel dille uyaracak. Yani aile disindan birinden uyarma konusunda yardim alinacak. Bence bu mantikli bir yol olur."

Bu son yorum o gün Ayşe'nin aklına yatmıştı. Kayınpederine giderek durumu izah etmeye çalışmış. Baba daha konuyu anlar anlamaz, farkındayım, demiş. Kimseye huzursuzluk vermemek için sesini çıkarmamış o zamana dek. Bizim ufak oğlanla konuşmanın zamanı geldi artık, demiş. 

Gelen yorumlar, babanın desteği felan o gün kızcağıza baya iyi gelmişti. O akşam eşiyle yemeğe çıkıp, uzun zamandır ihmal ettikleri zamanı geçirmişler birbirleriyle. Eve döndüklerinde kimse yokmuş ortalarda. Eltisi 3 gün evinden çıkmamış. Fırsat bulup, kayınpederine sorduğunda, oğluyla o gece konuştuğunu söylemiş. Eltisi hala Kayınpederiyle konuşmuyormuş ama eşiyle de arası açıkmış. Sonradan ortaya çıkıyor ki, zaten eltinin eşiyle sorunu olduğu için, eltisine zarar vermeye çalışıyor. 
Herkes hak ettiğini buluyor diyemeyeceğim. Arada o kadar suçsuz insanın canı yanıyor çünkü. 
Bugün yeni bir mail geldi Ayşe'den. O maili okuduğumda yıkıldım resmen. Eltisi iki çocuğunu bırakıp, evli bir adamla çekip gitmiş. Evin halini bir görsen, evden cenaze çıkmış gibi, diyor yazık. 
Hiç suçu olmadığı halde suçu kendinde arıyor. Ben sussaydım, kardeşimin yuvası yıkılmaz, o çocuklar annesiz kalmazdı diyor. Ona şunu söyledim "eğer sen kendin için bir çare aramasaydın, belki iki kardeşin birden yuvası yıkılacaktı Allah korusun. Evli bir adamla gitti diyorsun. Sonuçta eşinde seninle evli ve eltin eşine resmen cilve yapıyordu. Bu durumda sen yuva yıkmaktan öte, yuva kurtardın. O çocukları ben büyüttüm demiştin bana bir seferinde. Ateşli olduklarında, sabaha kadar ben bekliyorum başlarını, demiştin. Eğer size birşey olmuş olsaydı, o zaman o çocuklar annesiz kalacaktı. Doğurmakla anne olunmuyor malesef. Ya doğuştan annesindir, yada hiç anne olamazsın. Üzme tatlı canını. Elbet kayınında toparlayacak kendisini. Sen yuvanda mutlu olmana bak ve o çocukları mutlu etmeye. Onların sana çok ihtiyacı var şimdi.".

Malesef öyle bir devirde yaşıyoruzki, en çok darbeyi burdan alıyoruz. Ne aileler aile olabiliyor, ne evliliklerde huzur bırakılıyor. Herşeyden vazgeçmek bu kadar kolay olmamalı. Benim huzurumu yok, onuda olmasın düşüncesini yok etmeliyiz içimizden. 
Neden bir başkasının acısını taa içimizde hissedemiyoruz? Neden bir diğerinin mutluluğuyla mutlu olamıyoruz?

Öyle kadınlar varki gözü doymuyor.  Allahümme ecirna min şerrün nisa duası boşuna edilmemiş. Dilimizden düşürmemek lazım. 

Sonntag, 14. September 2014


Doğanın Kendisini Ölüme Terk Ettiği Bir Mevsimde, Umuda Yolculuktu Çocuğun Hayalleri!
O Bilmiyorduki, Bu Mevsim Hüznün Ve Melankolinin Dönemi Olduğunu.
Bilseydi, Büyümekten Vaz Geçerdi Belki!

***
6 yıl önce, Sayhanı çekmiş ve onun için yazmışım bu sözü.