Freitag, 27. März 2015

Her telden, eskiden yeniden....


Bahar gelmeden, bahar  yorgunluğu var üzerimde sanki...
Balkonumun, dolu dolu yeşillik halini özlüyorum. 11 yıldır, her sene bir farklı şekilde yesillenir balkonum. Çiçeklerle vakit geçirirken zamanın nasıl geçtiğini bilmem. Unuturum bütün olumsuzlukları. Unuturum sıkıntılarımı. Unuturum insanların kötülüklerini.
Çiçekler nankör değildir, değer bilirler. Bir o kadarda hassastırlar. Eğer biraz ihmal edersen onları, küserler. Eğer biraz anlıyorsan çiçek dilinden, acı çektiklerini bile hissedersin. Birazcık ilgi, en şuh halleriyle canlandırır onları...






























Bu aralar biraz fazla gezdim. Kayra, neşeli, güler yüzlü,  kalabalığı ve gezmeyi seven bir bebek. Ihmal ettiğim arkadaş ziyaretlerini gerçekleştirdim ve davetleri kabul edebilidim. Çokta iyi geldi. Bakalım, ne kadar sürdürebileceğiz bu koşturmacayı.







Bahar mahmurluğu var üzerimde, birde uzaklara özlem var içimde. Dağlar çağırıyor beni bu ara ama gidemiyorum. Bir çıksam İsviçre'nin, Alpler'in yada Norveç'in en yüksek dağlarına, birazcık olsun nefes alabilecekmişim gibi hissediyorum kendimi.
Ormanlar çağırıyor sanki. Toprağın kurumuş yapraklarla karışmış nem kokusunu bir cekebilsem ciğerimin en derinlerine. Rüzgarın ağaçlarla yaptığı söyleşiyi dinleyebilsem.... Belki en kısa zamanda mümkün olur, kim bilir.




Boş durmuyoruz tabi. Lokumun her türlüsünü ve kendi ürettiğimiz yeni türlerinin daha mükemmel, daha güzel yapma çabası içersindeyiz. Aldığımız olumlu ve olumsuz bütün tepkiler doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Birde çikolata deneyimimiz oldu. Tam isteğimiz sonucu elde edemedik henüz ama doğru yolda olduğumuzu gösterdi sonuç yine...








Bu aralar akşam çay keyflerini ve çay sofralarımı özler oldum. Malum, Kayra ufak ufak ayaklandı. Masada ne varsa iniyor artık yere. Nevale tehlike içeriyor ve çayımızı uça kaça içiyoruz. En büyük zevki, şekersiz çayı hörpleterek içip, ağzını şapıdatarak derin, haaaaa, diye nefes almak. Evet, evet doğru okudunuz. Kayra ve çay. O yüzden çay içmek büyük bir atraksiyon oluyor bizde.








Allahtan, böyle güzellikler oluyor hayatımda. Bazen insan ne kadar şanslı olduğu unutabiliyor zira.



Kayra her gün birazcık daha büyüyor. Çabuk geçiyor zaman. Çok hızlı. Çok sinsi. Her gün yeni birşeyler öğreniyor... Onunla birlikte endişelerim ve korkularımda büyüyor.
Dünya herzaman kirliydi zaten. Değişen birşey yok. Zalimler yine var. Bitmeyen hırslar, haksızlıklar. Insanlar yine aynı kıskanç, yine aynı doyumsuz. Herkes, en iyisi bende olsun çabasında ve bana dokunmayan yılan, sonsuz yaşasın derdinde. Aileler yine kopuk ve çıkar derdinde. Yine kimse kirasız kilim ucu tutmuyor. Işte böyle bir dünyada, haram yemeyen, harama bulaşmaktan korkan, nasıl bencil olmayan, yardımsever, hak yemeyen, kardeşinin canı yansa, yüreğinde hissedecek evlatlar yetiştirebilirim endişesi benimkisi.






















Montag, 23. März 2015

Aşı hakkında düşüncelerim


Aşılatmadan önce bilgi edinin.

Aldığınız riskleri bilin.

Son karar sadece sizin.





Profil bilgilerimde de yazdığı gibi, 4 çocuk annesiyim. Büyük kızım 3 ay sonra 19 olacak, diğer iki oğlum 17 ve 9 yaşlarındalar. Birde ikinci evliliğimden, şu an10 aylık olan bir kızım var.
Her anne gibi, benim için de sağlıklı, Allah’tan korkan, kuldan utanan, kul hakkı yemeyen, yardımsever, kendinden emin ve imanlı birer evlat yetiştirmek en büyük arzum tabiki. Rabbim muvaffak eyler inşallah.
Kişilik olarak kararsızlığı hiç bir zaman sevmem ve körü körüne birşeylere inanmayı hiç bir zaman kabulenemem. Sonuçta, akıllı bir insan, sorgulayan ve araştıran bir insandır. Birde şu annelik iç güdüsü varya, ona herzaman güvenmek gerekiyor genelde.


Aşı konusunda şu an 19 yıl önce düşündüğümden çok farklı düşünüyorum. O zamanlar, doktorların her söylediği kanundu benim için. Doktorlar gözümde insan üstü varlıklardı ve insan vücuduyla alakalı herşeyi biliyorlar diye inanıyordum. Taki, uzun yıllar süren, çocuklarımın gıda duyarlılığı, allerji, Krupp, hiperaktivite ve benim, gıda duyarlığım, allerji,  verem, kanser gibi hastalıklar sebebiyle başlayan  doktor hastane serüvenimizde, doktorların bazen yetersizliliğini, çaresiliğini ve birinin kesin söylediğinin diğer bir doktorun söylediğiyle örtüşmemesiyle içimde birşeyleri sorgulamaya başlayana kadar.
 
En son kendim kansere yakalandığımda, bu konuda daha fazla araştırmaya başlamıştım. Ilk kemoterapi almam gerektiğinde hemşirenin serumu alüminyum bir folyoya sarılı getirdiğini gördüğümde, sebebini anlayamamıştım. 
Sonra bana, serumu aldığım sürece, mümkün olduğunca çocuklara, yaşlılara ve hastalara yaklaşmamı söyledi bir hemşire. Çünkü, vücuda giren o zehir günler, haftalarca insanın nefesiyle yayılıyor etrafına. Sonra, başka bir hemşire bunun doğru olmadığını söylemişti. Yine birbiriyle örtüşmeyen bişeyler vardı. Bazen bu tezatlıkları farketmiyoruz. Bazende ciddiye almıyoruz işte. Kemoterapi olayını içim başından itibaren kabul etmedi nedense. Vücudum bütün hücreleriyle birlikte tepki gösterdi ve bünye o zehiri alamadı. Daha bu dünyada yenilecek lokmam ve yaşanacak çok şey varmış demekki. 3 ay, serum  ve hap olarak kemoterapi vermeye calıştı doktorlar. Damarlarım serumu kabul etmedi. 3 saat- 5 saat denediler her seferinde ama yarım Şişeden fazlasını vermediler. Kollarım delik deşik olmuştu o dönem. Hele son iki denemede kalp doktorunu çağırmak zorunda kalmışlardı. Kalbim dengesiz atmaya başlamıştı. Sonrası, kan, demir ve vitamin depolayarak bünyemi güçlendirecekler ve tekrar deneyeceklerdi. Bu sürecin sonunda kemoterapiyi tamamen reddettim. Kemoterapiyi reddettiğim için, sağlık sigortasıyla büyük sıkıntılar yaşadım. En sonunda, kemoterapisiz, sağlık durumumun iyiye gittiğini belgelerle kanıt göstererek sigortayı devam sürdürmelerini kabul ettim. 
Bu dönem içersinde sağlıklı beslenme ve bitkisel tedaviye yönelmiş ve kanseri başarıyla yenmiştim. Sağlıklı beslenme ve bitkisel tedavi yöntemlerini bir dönem sonra eşim araştırmaya başlamıştı. Sağlık beslenmeyi araştırırken, aşı ve zararları çıkıyor birden karşınızda. Kanser, otizm, allerji, hiperaktivite ile   olan kaçınılmaz ilişkisi çıkıyor ortaya. Baştan da söylediğim gibi, birşeylere körü körüne inanmayı sevmem. Tez ve antitezleri eşit koyarım yanyana. Hal böyle olunca ve yaşadığımız çağda, araştırdığımız takdirde, hiçbirşey gizli kalmıyor, ulaşılması imkansız olmuyor. Aşıların içeriğine ulaşmak çok kolay. 
Ilk etapta herşey Çince gibi gözüksede, o anlamadığımız maddelerin ne olduğunu öğrenmek isteyince çok kolay oluyor.

En basitinden, aşıların içersinde artık cıva bulunmadığı söyleniyor fakat grip aşıları hâlâ yüksek miktarda cıva içeriyor. Diğer yandan, aşıların içersinden cıva çıkarıldığı için alüminyum  daha fazla kullanılmaya başlandı. Ağır metal bileşiklerin beyne verdiği büyük tahribatlar ise biraz araştırınca yine ortada. Alzheimer hastalığındaki artış sebebi olarak aşılar gösterilmekte yine. 

Ilaç Prospektüsünü her veli okumalı ve içeriğini araştırmalı. Aşılar ciddi yan etkileri olabilen ilaçlar. Uzun vadeli, önünü alamadığımız tahribatlar vermekte sağlığımıza.
Aşılar, dünya üzerine amirakadan dağılıyor ve Amerikan asıllı firmalarda üretiliyor. Aşıların başında Bill Gates var. Bill Gates biliyoruz, Microsoftun sahibi ve dünyanın en zengin insanı. Bilgisayar ve teknikle alakalı olan bir insanın kimyayla ne alakası olabilir? Afrika'ya yaptığı milyar dolarlık aşı bağışına dünya şahit. O balığışın onda üçünü gıda, hijyen ve ihtiyaç yardımı olarak yapsa, Afrikada fakirlik ve sağlık sorunu kalmayacak. Peki, neden özellikle aşı bağışı?

2013 yılında, dünya sağlık kongresinde, dil sürçmesiyle, "dünya nüfusunu aşılarla kontrol altında tutuyoruz" dediğide alenen ortada. Her ne kadar sonradan, öyle kasd etmedim denilse bile.

Bir müslüman olarak, aşıların içeriğinden yola çıkarak, aşı yaptırmak ne kadar doğru diyecek kadar ileri gidebiliyorum. 

Sağlık için, son çare olarak haram olan şeyler, şartlara riayet edilerek, kullanılabiliyor ama bir rahatsızlığa önlem olarak, haram olan helâl kılınmıyor. Aşıların Prospektüsünü okuduğunuz takdire, içeriğinde, domuz, maymun kalıntıları, ölmüş ceninlerden hücre kalıntıları görmeniz mümkün.

4. Evladım, 10 aylık kızımın hiç bir aşısını yaptırmadım. Bir bebeğin bağışıklık sistemi 2 yaşına kadar tamamlanıyor. Bu süre içersinde vücud hastalıklarla savaşmayı öğreniyor. Kayrayla şimdiye kadar iki sefer hastaneye gittik oda ilk ateşlenme ve grip içindi. Rutin kontroller haricinde doktor ziyaretimiz olmadı Elhamhadulillah.

Diğer 3 evladım da acilde geçirdiğim gecelerin hesabını bilmiyorum. Büyük kızımın 8 ay ateşi düşmedi. 8 ay aldığı ateş düşürücünün hesabı yok ve ortada elle tutulur bir hastalık yok. Küçük oğlum ise 3 yıl öncesine kadar allerjiden çekmediği kalmadı. Vücudunda sulu sulu yaralar vardı. Kıyafet dokunduramıyordu cildine. Parmak uçlarının derisi bütün bütün kalkıyor ve ve tırnakları dökülüyordu. Hastalık  günlüğü tutmuşum Sayhanıma. Ilk nefes tutulması ve Ambulans çağırmam, ilk aşısından 3 gün sonra olmuş. Hemen akabinde cilt yaraları felan filan. Sonrasında geceleri aletlerde bağlı yattı iki yıl. Çünkü uykuda birden nefesi duruyordu. Sonraki aşımızdan sonra Krupp başlamış. 

Aşıdan ölen bebek olmadığını iddia ediyor doktorlar ve ani bebek ölümünün sebebini bilmediklerini söylüyorlar. Ani bebek ölümlerine bakıldığında, aşı süresiyle ölümün arasından genelde iki ila 4 hafta gibi bir zaman geçmiş oluyor.

Geçtiğimiz haftalarda, internet üzeri Almanya'nın farklı eyaletlerinde yaşayan 3 ayrı doktorlarıyla görüştüm. Beklemediğim bir şekilde tanıştım üçüylede. Aşılara hayır platformunda, bir aşı karşıtı, agresif yapılı bir insana yorum yazmıştım. Çocuklarına aşı yaptıran insanlara söyledikleri ve hakaret leri inanılmaz boyuttaydı. Aklı kıt, bilinçsiz birşeyleri "dava" edinenler genelde hep zarar veriyorlar doğru olan şeylere. 
Yazdığım yorumdan sonra, 3 ayrı mesaj aldım. Üçüde doktor olduğunu söylüyor du. Sormak istediğim bir soru varsa, mail yazabilmem için mail adresi vermişlerdi bana. Baştan dedim ya, körü körüne inanmayı sevmem diye. Yine öyleydi. Önce profillerini ziyaret edip, sonra gerçek hayatta doktor olup olmadıklarını öğrenmem zor olmadı. Merak ettiğim ve şimdiye kadar soramadığım bir soru vardı. Önce birkaç basit soru sordum aşılarla alakalı. Sonra sormak istediğim soruyu. Aşılarala alakalı aldıkkarı eğitim ne boyuttaydı? Iki doktorun cevab, eğitimlerinin son yılında,  ilaç sanayiden gelen bir kimyagerin, doktorlara 4 saatlik bir seminer verdiği yönündeydi.

Diğer doktor ise bana geri soru yöneltti. "Sizce, biz piyasadaki bütün ilaçlarlar için eğitim mi alıyoruz?"
Piyasaya yeni bir ilaç sürüldüğünde, o ilacın tanıtımı için doktorlara firmadan bir temsilci gönderiliyor ve o temsilci ilacı tanıtıp, bu ilacı yazdığı takdirde ne kadar prim alacağını söylüyormuş.

Neden bunları  açıktan yazmadıklarını sordum. 1. Insanları uyardıkları takdirde, sigortalı hastalara bakma yetkilerinin ellerinden alındığını söylediler. 2. Olarak, internette bloke edildiklerini belirttiler.
Benim bile bu konuyla alakalı yazdıklarım siliniyorsa, doktorlara haydi haydi bir ambargo uygulanır tabi.
Malesef bu doktorlar yakınında değiller. Köln'de ki aşı karşıtı doktorlar hep özel. Sebebini şimdi anlıyorum. Ya bile bile Susup insanlara zarar vereceksin, yada rahat konuşup, sadece özel hastalara bakacaksın.

Her ebeveyn araştırarak kendi evladı için en doğru kararı kendi vermeli tabi.

Aşağıya, aşılarla alakalı bilgi edilebileceğiniz bir kaç link ekliyorum.

Rabbim hepimizin evladını korusun ve en doğru kararları vermeyi nasib eylesin ve verdiğimiz kararlarla bizi imtihan etmesin.... Âmin!


Aidin Salih: Modern tıp temelde bozuk


http://www.on5yirmi5.com/haber/saglik/hastaliklar/114295/aidin-salih-modern-tip-temelde-bozuk.html

***

Aşılatmadan önce bilgi edinin.

Aldığınız riskleri bilin.

Son karar sadece sizin.

https://www.facebook.com/AsiGuncesi/timeline

***

Otizm, Sebepleri ve Tedavisi


http://dogalanneyim.blogspot.com.tr/2015/03/otizm-sebepleri-ve-tedavisi.html#more

***

Türkiye’den bir anne 21 aylık meleğinin aşı ve hastalık deneyimlerini paylaşıyor

http://lilliputian.me/2013/12/turkiyeden-bir-anne-21-aylik-meleginin-asi-ve-hastalik-deneyimlerini-paylasiyor/

***


AŞI ALDATMACASI VE ÇOCUK ÖLDÜREN YALANLAR YIĞINI


http://www.kuraldisidergi.com/3895/asi-aldatmacasi-ve-cocuk-olduren-yalanlar-yigini/

***

Gıdalar ilaçlar ve aşılar silah olarak kullanılıyor


http://www.kuraldisidergi.com/3895/asi-aldatmacasi-ve-cocuk-olduren-yalanlar-yigini/


Donnerstag, 5. März 2015

Bir kaç yıl önce, bir yetimhanede 3 aylık  staj görmüştüm. Aslında iki senelikti, fakat hastalığım dolayısıyla 3 ayla sınırlı kalmıştı stajım.
Staja başladığım ilk günlerde, yetimhanede yaşayan 7-8 yaşlarında bir kızla kaynaşmıştık. Aşırı hırçın, kendisine ve başkalarına zarar veren bir çocuktu. Gözleri hep ışıl ışıl ama. Sakin durduğu bir anı yakalamak çok nadir. O nadir anlara denk gelip, gözlerine baktığınız anda ise, içinizin parçalanmaması mümkün değil. Yetişkin insanların bile yoktur gözlerinde öylesi bir hüzün ve acı.
Her sabah beni sevinç çığlıklarıyla karşılılıyor ve her akşam bir sürü hırçınlık ve yaramazlık la uğurluyordu... her fırsatta kucağıma oturuyor, ve acılı hayatının hikâyelerini anlatıyordu. En çok saçlarımı merak ediyor, ona şarkı söylersem sesimin çok güzel olacağını iddia edip, beni şarkı söylemeye ikna etmeye çalışıyordu. Bense kitap okumayı tercih ediyor ve onun bana hayallerini anlatmasını istiyordum.
Yetimhanedeki çocuklara özel hayatımızdan fazla birşey anlatmak yasaktı. Mümkün olduğunca kısa ve kaçamak cevaplar veriyordum.
Birlikte dışarıya çıktığımız ve yalnız kaldığımız bir gün, gözlerimin içersine bakarak bana dediki, "sana birkerecik anne diyebilirmiyim?" O an aklıma geldikçe hâlâ boğazıma bir yumruk oturur. "Ama" dedim, "senin bir annen" var. "Ama" dedi "sen anne gibi kokuyorsun.". Yüzünü benden çevirdi ve "o kadın hep içki kokuyor". Gözlerinden ateş çıkıyordu sanki o an. Sonra yine döndü bana, "nolur" dedi "tek bir sefer. Hem kimseye söylemem ben". "Gel" dedim, "ben sana bir anne gibi sarılayım". Sımsıkı sarıldı bana. Gözleri kapalı. Sonra sessizce bir kere anne dedi. O an yüreğimde hissettiğim ateşin ifadesi mümkün değil. Sonra hıçkırıklarla ağladı.
Sonraki günlerde beni başı ötürülü karşıladı kapıda. Benimle birlikte  namaz kıldı.
Bir gün üzgün karşıladı beni. Noldu dedim. kabus gördüm dedi. O gün bütün gün çok durgundu. Benden uzak durdu. Fazla konuşmadı. Uyku saati gelmediği halde, ben giderken onu yatırmamı, ona kitap okumamı istedi.
Ben okudum, o sessizce ağladı. Biraz uzandım yanına, yine sessizce bir kere anne dedi. Sonra birden döndü arkasını, "git" dedi bana. Alnından öptüm, "yarın görüşürüz. Umarım yarın daha iyi olursun dedim".  Anlam veremediğim garip bir hisle ayrıldım. Diğer bakıcılardan ne olduğunu öğrenmeye çalıştım, tatmin edici cevaplar alamadım. Ertesi gün geldiğimde beni kapıda karşılayan yoktu. "Monika ortalarda yok, nerde?" Diye sordum. Beklemediğim bir cevapla karşılaştım. Benimle yalnız dışarıya çıktığı gün, ailesine geri verileceğini öğrenmiş. Bana anlatmadı. Kimsenin de bana söylemesini istememiş. Hala sık sık aklıma gelir ve hala içim acır o kıza ve diğer çaresiz çocuklara.
Geçenlerde Sayhan çok şiddetli bir gribe yakalandı. Ciğerlerine vurdu ve şiddetli ateşli yattı. Antibiotik vermemek için direndim. Haliyle uzun sürdü hastalık. O dönem bana,  yanına uzandığım bir zamanda, olsun anne, senin kokun iyi geliyor bana" demişti. Monika aklıma geldi o an. Yine içimde o yangın.
Dün, Gamze Akbaş'ın vefatını ve mektubunu okuduğumdan beri çok duygusalım zaten.
Onun yaşadığı o duyguları ve korkuları çok iyi biliyorum. Bu sabah da Sayhan yine, "güzel kokulu annem benim" dediğinden beri ağlamaktan alamıyorum kendimi.
Rabbim, evlatlarımızı bize bağışla. Acılarını gösterme yarabb.
Annesiz kalan o yavrucağın ve diger yavruların acısını hafiflet. Ferah içersinde bir hayat ver onlara yarabbi.
Halimize ne kadar şükretsek az...

Montag, 12. Januar 2015

Vefasızlık diz boyu!



-Sene 2000, ortanca oğlum 2 yaşında. O sene yaz tatili için Türkiye'ye gidiyoruz. Tatile yolculukta başlayalım istedik. Suyu, yüzmeyi, gemi yolculuğunu ve uzaklara dalıp gitmeyi çok severim. En büyük hayalimdir, bir dağın eteğinde, bir yanı ormana dayanan, arkasında ufak bir göl ve uçsuz bucaksız bir manzarası olan bir evde yaşamak. 
O senelerde Bulgaristan ve Yunanistan oldukça karışık. Gurbetcilerin çilesi anlatmakla bitmiyor. Darb, gasb ve tecavüz hikâyelerinin binini dinliyoruz. "Allah'ım olamaz onların başına da mı gelmiş" diye üzülmekten imanımız gevremiş, artık üzülmekten bir hal olmuşuz. Ama yinede vatan hasreti işte. Insan memleketini özlüyor. Havasını, suyunu, toprağını ve insanını özlüyor. Yinede birşekilde gitmek istiyorsun. Iki 3 çocuk oldu mu uçakla gitmek çok pahalı. 3000 km aşıp, memlekete varınca bitmiyor olay. Orada bir noktadan diğerine ulaşmak için vasait lazım. Para kolay kazanılmıyor. Ama insan yinede memleket hasreti çekiyor işte. 
Dedim ya, tatile yolculukta başlayalım istedik ve Italya'dan bir gemide yer ayırttırdık. Çocuklar için animasyon gibi programlar var. Herşey çok güzel başladı. Güvertede kendime sabit ve kimsesiz bir yer seçmiştim bile. Dalıp gitmek, hayal kurmak güzeldi öylesine. Öğleden sonra çocuklar için havuzu doldurdular. Nasıl seviniyor çocuklar. Çocukları hazırlayıp, can yeleklerini giydirdim. Ikiside yüzme biliyor aslında ama babaları onlarla birlikte girdi yinede. Ne olur ne olmaz diye.  Havuzda sadece çocuklar ve birkaç baba var. çevrede bir sürü insan. Gemi yolcularının %90 Türk. Tam suya girdikten 15-20 dakika sonra o zamanki eşimi çağırdılar anonsla. Arabanın ritiptik işlemleri ve gümrük geçiş karnesi için. Ben havuzun kenarında bekliyorum ama içim rahat değil. Bir ara oğlum merdivene doğru yöneldi. Tırmanırken ayağı kaydı, sırt üstü düştü ve kafasını çarptı. Suda çırpınıyor. Panik yaptı ve kalkamadı. Çevrede onca insan sadece seyrediyor. Bir tane insan kurtarma teşebbüsünde bulunmadı. Ayakkabı ve kıyafetlerimle suya ben atladım ve kurtardım evladımı. Ayağımda topuklu yazlık ayakkabı vardı. topukları kırılmış ve ayakkabılar ayak bileklerimden yukarıya kaymıştı. Çocuğum kucağımda Sudan çıkmaya utanıyorum, çünkü kıyafetim üzerime yapışmıştı.

- sene 2007, ilk kanser teşhisi ve çevremde kimse kalmamış. Ne kanında var vefa, nede soyunda. Yoksa içinde Allah korkusu, merhamet ve insanlık, dinin, dilin ve ırkın beş para etmiyor. 

-sene 2011 kızımın okulunda din düşmanı bir Türk öğretmen. Sınıftaki, hatta okuldaki bütün müslümanlara eziyet ediyor. Kızıma çok büyük bir hakaret ve haksızlık yaptı. Mücadeleci bir yapıya sahip olduğum için susmak istemiyorum. Hem diyorum ki, Susarsak, bizden sonrakilere yaptığı eziyetten  bizde sorumluyuz çünkü. Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşamasın. Kardeşimin kanını emdiği için kafasını ezelim onun. Kızımın sınıfındaki bütün müslümanları arıyorum şahitlik yapsınlar diye. Istisnasız hepsi aynı şeyi söylüyor, "bizi bulaştırma bu işe. Bizim de başımız yanar"... Anlayamıyorum bir türlü. Nasıl böyle bir sorumsuzluk olur. Insanlar nasıl böyle bencil olur.  Hani din kardeşiydik biz? Hani Türk türkü tutardı? Hani biz daha vefalıydık? Hani farklıydık biz? Hani türkün en kötüsü almanın en iyisinden daha iyiydi? Iki alman kızı, bir Yunan ve Arjantinli bir öğretmenin yardımıyla attırdım öğretmeni okuldan. Vefasızlık diz boyu.  

- sene 2014. Doktordan dönüyorum. 7 yıl sonra ilk sefer kan tahlilim temiz gelmiş. Öyle mutluyum ki, kendi kendime gülüyorum resmen. Bebeğimde yanımda. Tramvaya biniyorum. Öğle vakti. Çok kalabalık olmasada, yine baya insan var. Bir kaç tanede Türk var tramvayda. Gurbetciysen eğer, gözün heryerde bir Türk arar herzaman ve görünce de rahatlarsın. Bazen gurbetteki dostların akrabadan öte olur. Hatta düğünlerini bile onlara göre ayarlarsın. 
2-3 durak sonra bir grup 15-16 yaşlarında, kamuflaj kıyafetleri, asker Botları ve saç kesimleriyle aşırı sağcı Nazi gruplarına ait oldukları belli olan alman gençler biniyor Tramvaya. Bindikleri kapının karşı çaprazında oturuyorum ve direkt göze çarpıyorum. Bebeğim pusetinde uyuyor. Ayağımla hafiften puseti bir başka kadının önüne itiyorum. Gençler beni farkettikler ve tramvay yeterince kalabalık değil. Parmaklarını sapan olarak kullanarak, ellerindeki lastikleri yüzüme atıyorlar. Tramvaydaki diğer insanlar başka yerlere bakıyor ve saldırıyı görmemezlikten geliyor. Bir dahaki durak geldiğinde, kapılar kapanmadan bebeğimi kapıp nasıl kaçtığımı hatırlamıyorum bile. Aklımda kalan 3 tane türk erkeği vardı o tramvayda. Yokmu sizin bacınız, ananız, eşiniz  veya kızınız? Aynı şey onların başına gelse, o zamandamı görmemezlikten geleceksiniz? Hani vefa? Hani biz birbirimize sahip çıkıyorduk? Noldu şimdi?  Konuşmaya gelince, kimse mangalda kül bırakmıyor. iş icraata gelince, herkes fare kesiliyor. 
2014 yılında, 3 sefer böyle saldırıya uğradık tramvayda. Sadece bir sefer şemsiyeli yaşlı bir teyze koştu imdadımıza...

-sene gelmiş 2015 lere ve yine birşey değişmemiş. Vefasızlık diz boyu. Merhametten yoksun bencil insan dolu ortalık. Hasretiyle yandığım memleketimin insanı beni hala yolunacak kaz gibi görüyor. Gurbetcilerin döndüğü hafta, pazardaki satıcılar, "Almancılar döndü artık, herşey yarı fiyatına" diye bağırıyor. 

Kimse bana Almanlar vefasız, merhametsiz diye bahsetmesin. Vefa ve merhamet bir millete has bir duygu değil. Vefa, insan olan insanın içinde olan bir haslet. Zeki insan hiç bir zaman ırkçı olamaz zaten. Her milletin kendine has bir güzelliği var. Hepimiz politikanın elinde birer maşayız ve bizim ırkçılık damarımıza basarak kullanıyorlar bizi. Vefasızlık ve merhametsizlik bizim içimizde de var. Ortalığın bu kadar karıştığı bir dönemde, müslüman olarak tutmamız lazım birbirimizi. Insan olmayı unutmamak lazım. Yarın mahşer gününde Türk olduğun için geçmeyeceksin sırat Köprüsünü. Kul olduğun, hakiki müslüman olduğun zaman geçebileceksin....

Dienstag, 16. Dezember 2014

"üşüyorum anne"


Büyük kızımı çok basit bir sinüzit ameliyatına gönderirken zorlandım. Kucağımda bebekle, yalnız başıma hastanede beklemek, yine bir yükün altından yalnız kalkmak ağır geldi nedense. Uzun bir müddet, hastane,  doktor yüzü görmek istemiyorum artık.  Boğazımda bir yumruk, bağrımda bir ağrı ve nefes darlığıyla hastane koridorları dar geldi bana.
Bebeğimi giydirip, kendimi sokağa  nasıl attığımı hatırlamıyorum. Nefes alamıyordum resmen. Neden sonra aklıma geldi,  bu bir panik ataktı ve nefes alabilmek için kendimi meşgul etmem gerekiyordu. Öyle söylemişti doktorum.  Eşimi aradım. Ulaşamadım. Muhtemelen ofsinde değildi, yada iş yerinde olduğu için telefonunun sesi kısıktı. Tam telefonumu çaresizlik içersinde çantama atıyordum ki, birden çalmaya başladı. Arayan eşim di. Bana birşeyler anlattı. Herşey yolunda gidecek, buda geçecek  dedi. Hatta güldürdü beni bir ara. Nefes alabiliyordum artık. Sonra, telefonunun sesini açık bırakacağını söyledi ve kapattık. Yeni farkediyordum. Çise çise Yağmur yağıyordu. Islanmıştım baya. Hatta burnumun ucundan yağmur damlaları damlıyordu. Ama içimde hala bir sıkıntı. Kızım, verdikleri sakinleştirici nin yan etkisine uğramış, ağlayarak girmişti ameliyata. Ameliyata girmesi ve çıkışıyla birlikte iki saati bulur demişti hemşire. Nasıl içim yanıyor du öyle. Sokakta koşuşturma içersinde olan  insanlara bakıyorum bir müddet. Giyim tarzlarına bakılırsa, hava oldukça soğuk olmalı. Ben ise terliyorum. Hasta olmayacağımdan emin olsam, üzerimdeki ince deri ceketi bile çıkarıp atmak istiyorum. O denli içim yanıyor. Bir ara rotasız bomba gibi dolanıyorum öyle.  Allahtan bebeğim uyumuş. Biraz rahatlıyorum. Aklım hep büyük kızım da. Içimden bir ses sürekli , üşüyor mu acaba, diye beni tırmalıyor sanki. Bir telaşla dükkanlara, mağazalara  girip çıkıyorum. Büyüğüm için battaniye arıyorum. Ameliyattan çıkınca üzerini örteceğim. Aslında, hastanede ikinci bir yorgan veriyorlar üşüyünce biliyorum ama o şimdi yumuşacık birşeyler ister diyorum ve devam arıyorum. Nihayet buldum bir yerde. Üzerinde sevgi yazıyor, evim yazıyor felan. Birde öylesine yumuşak ki, tam onun sevdiği gibi. O ara bebeğim uyandı. Karnı aç ve süt için mızıldanıyor. Daha ağlamaya başlamadı henüz. Biraz başım dönüyor gibi oluyor. Sanki içim Kıyılıyor. Sonra hatırlıyorum, ben bugün ekmeği suyu unutmuşum yine. Bir yerlere girip, hem kendi karnımı hemde bebeğin karnını doyurdum. Ama olacak gibi değil. zaman geçmek bilmedi bir türlü. Yavaş yavaş yine hastanenin yolunu tuttum. Kızımın  odasına girdiğimde daha gelmemişti. Ama ben biraz daha sakindim. Battaniyesini açıp yerleştirdim Sandelyesinin üzerine. Onun eşyalarını seyrederek beklemek daha bir zor geldi. Sonra getirdiler kızımı odaya. Herşey yolunda geçmiş. Ağlayarak gitti, ağlayarak geri geldi. Güzel birşeyler mırıldandı ve yeniden uykuya daldı. Uykusunun arasında, "anne, üşüyorum battaniye getir" dedi birkaç sefer. Sonra tamamen kendisine geldiğinde, "anne, biliyormusun? Ben bugün çok üşüdüm dedi. Ameliyat öncesi biraz bekletmişler ameliyathanede. Beklerken baya üşümüş. "Anne, bana battaniye getir" demiş bir kaç kez. Ben yoktum ki. Sonra ona aldığım battaniyeyi görünce çok sevindi. Öğle namazını eda ettikten sonra yeniden uyudu. Sımsıkı örtüm üzerini yeni battaniyesiyle ve eve döndüm. Ben çıkarken uyumuş tu bile. Rüyasında bembeyaz  bir Kasımpatı tarlasında koşarken görmüş kendisini. Uyandığında babası yanındaymış ve elinde bir buket beyaz Kasımpatıyla gülümsüyormuş ona...


Dienstag, 4. November 2014

Bebek mevlüdümüz...




Geçtiğimiz hafta yoğun bir hazırlık ve koşturmaca içersindeydim. Bir çok şeyi yetiştirmeyeceğim diye çok korktum ama çok şükür herşey, aksiliklerle birlikte, yolunda gitti.
Mevlütten bir gün önce artık ayakta durmaya halim kalmamıştı.



 Kayra daha doğmamıştı okutacağımız mevlüdün hayalini kurduğumda. Kardeşimle birlikte bebeklerimize mevlüt okuturuz diye hayal etmiştim. Aralarında sadece 18 gün var. Sonra birşeyler birşeyler girdi araya ve uzadı gitti mevlüt okutma hayali. Ama hep aklımda biryerlerde kaldı tabi. Ilk fırsatta da, biraz gecikmeli de olsa gerçekleştirebildik dün en nihayetinde :). Bir kaç zorluk girdi araya ama yinede aksamadı hiç bir şey çok şükür.

En çok şerbet şişelerine özendim. Şişeler düşündüğüm den çok daha güzel oldu. Şerbetimi bazıları çok tatlı bulsada (adı üstünde, şerbet bu, tabi tatlı olacak), çok beğenildi ve çok ilgi gördü.



şerbeti bir gün önce hazırlayıp, geceden şişelere doldurdum. Tercihim Limonlu, tarçınlı ve naneli bir Osmanlı şerbetinden yana oldu.



Kurabiyelerimizi ve pastamızı son anda kendimiz yapmak zorunda kaldık.
Ilk deneyim olmasına rağmen, hem çok lezzetli oldular hemde görsel olarak başarılıydılar...











Şimdi hayallerim kayranın ilk doğumgünü yönünde. Şimdiden bir çok şey var aklımda. Özellik eşim için doğumgünleri oldukça önemli olunca, özel birşeyler hazırlamak şart oluyor. Bakalım neler yapabileceğiz :)


Masamız bu haliyle içimize çok sindi ama yeterince fotoğraf çekme fırsatım olmadı malesef.

Birde yengemizin, yani eltimin yaptığı ve çok beğenilen cake pops'larımız vardı. 


  

Cake pops' ların tarifini de buradan hemen verebiliriz ;) yapımı biraz sabır istiyor ve uğraştırıyor.

Çikolatalı Cake pop:
Hamuru:
●250gr tereyağı
●200gr şeker
●4 yumurta
●250 un
●1 tatlı kaşığı kabartma      tozu
●50gr kakao tozu
●1 fiske tuz

Kekin içine karıştılacak krema:
●100gr Butter
●50 gr çikolata
●250  Labne peyniri (Frischkäse)
●200gr pudra şekeri
●1/2 tatlı kaşığı vanilya şekeri

Süsleme için:
●400gr çikolata (Kurvetüre)
●200gr beyaz çikolata (Kurvetüre)

Yapılışı:
Tereyağı, yumurta ve şeker mixerde çırpıldıktan sonra içerisine, un, tuz, kabartma tozu ve kakao ilave edilir. Bütün malzemeler karıştılıp, yağlanmış kare bir kek kalıbına dökülerek 40 dakika fırında pişirilir. 
Kek fırından çıkarıldıktan sonra soğumaya bırakılır. 

Daha sonra krema için, oda ısında erimiş olan tereyağı mixerde Çırpılıp, mikro dalga fırında  eritilmiş olan çikolata, diğer malzemeleride ilave edilerek karıştırılır. 

Cake popslar için: soğumuş olan kek bir kabın içersinde olabildiğince ufalandıktan sonra hatırlanan krema ilave edilerek yoğrulur. 
Hazırlanan yapışkan Cake pop  hamurundan 3-4 cm büyüklükte bezeler yuvarlanarak dinlenmesi için tepsiye dizilir. Eğer hamur çok cıvık ve yuvarlanamayacak kıvamındaysa, yarım saat buz dolabın da bekletilir.  
Bezeleri süslemeden önce yarım saat tekrar buz dolabın da bekletilir. 

Bir kap içersinde eritilen çikolataya çubuklar bir parmak genişliğinde bastırılıp bezelere batırılarak tekrar çikolatanın soğuması beklenir. Daha sonra çubuklara takılı olan Cake popslar eritilmiş çikolataya daldırılıp  bardak veya daha önce hazırladığınız straforlara batırılarak çikolata soğumadan isteğe göre süslenir.
Özel günler ve Doğumgünlerinde misafirleriniz için hem çok lezzetli, hemde göze hoş gözüken kaçınılmaz bir lezzet. Simdiden afiyet olsun.

Montag, 20. Oktober 2014


Çay, çocukluğumdan beri hayatımın vaz geçilmez bir parçasıdır. Her çayı içemem mesela. Hakiki, bildiğimiz türk çayı olmalı hep. En sevdiğim çay, çay çiçeğidir. Yeni çıkan türk çaylarını dener, yine çay çiçeğime dönerim. Çaydanlıkta su kaynarken, üstte, demlikte hafif kavrulmalıdır çay. Sonra kaynar suyu üzerine döktüğün an bütün mutfağı buram buram bir çay kokusu kaplar. Işte o an ki iç huzurunu ve beni çocukluğumdaki büyüklerin çay muhabbetlerine götüren o anın tarifi mümkün değil. Çayın önemli bir yeri vardır hep hayatımda. Hatta yolculukta bile küçük bir tüp ocak, Çaydanlık ve çayımı taşırım yanımda. Sonra, güzel bir yerde mola verip, çayı ateş üzerinde demleyip, o anın keyfini çıkarmak paha biçilemez bir değerdedir. Böyle yolculuklarda, çayın yanına tam türk usulü sucuklu yumurta bile pişirmişliğim vardır.
Güne kahveyle başlasam bile, çaysız kahvaltıya oturamam mesela. Yorgun bir günün sonunda yorgunluğum ancak çay keyfîyle çıkar. Çaysız bir akşam düşünmem mümkün değil.

Hal böyleyken ve çay aslında en önemli kültürümüzün vaz geçilmez bir parçasıyken, biz bile, bize ve kültürümüze ait olan, çayı tam anlamıyla tanıtamamışken, çayı ve kültürümüzü, "elin amerikalısı" tarafından tanıtan, "Bir Çay Daha Lütfen" isimli bu kitabı çok merak etmiş ve okumak istemiştim hep. Topraklarımızda 30 yıl yaşamış, kendisini Türkiye'ye ait gören, Türkiye'den, Türkiyem diye bahseden, bizim çayımızı dünyaya tanıtan bu kadın kimdi?
Biz Türkler için bu kadar önemli bir değeri olan çayı, yabancı bir kadının gözünden okumak çok farklı geldi bana. Yanlış anlaşılmasın, sadece çayı anlatmıyor kitabında Katharine Branning, namı diğer Kadriye hanım. Anadolu topraklarına, onun kültürüne ve insanına aşık bir kadın. Türkiye aşkını dile getirmiş bu kitapta. Kitabında,  18. yüzyılda, ülkemizde yaşamış bir İngiliz sefirinin eşine, Lady Merry Montagou ile hayali bir arkadaşlık kurup, ona hitaben yazdığı mektuplarda aslında Türk halkına sesleniyor.
Ülkesini ve kültürünü tam anlamıyla tanımaya ve yurt dışında yaşayan benim için, yabancı birisi tarafından yazılmış ve herşeyiyle benimsenmiş ülkemi bu kitapta fotoğraf fotoğraf okumak çok güzel. Fotoğraf diyorum, çünkü, kelimelerle ülkemizin fotoğrafını yazmış....